Dev bloklar arasında ezilen anıtsal cami

Dev bloklar arasında ezilen anıtsal cami
Dev bloklar arasında ezilen anıtsal cami
Anıtsal bir yapı amaçlansa da arkadaki yüksek konut bloku altında ezilen Ataşehir'deki Mimar Sinan Camii'nin yer seçimi de düşündürücü.
Haber: ÖMER KANIPAK / Arşivi

İki yıl önce temeli atılan Ataşehir’deki ‘Mimar Sinan Camii’ önceki gün Başbakan’ın katılımıyla açıldı. Klasik Osmanlı cami formunun günümüz inşaat teknolojisiyle üretilmesi nedeni ile mimari çevrelerde ‘taklit cami’ olarak etiketlendirilen bu caminin her yerde görebileceğiniz diğer camilerden farkı büyük ölçeği, TOKİ sermayesi sayesinde son sürat ve nitelikli bir işçilikle bitirilebilmiş olması ve elbette Başbakan’ın bu yapıya özel ilgi göstermesi. Bunun dışında mimari açıdan bu yapı hakkında konuşmak, replika bir Mona Lisa tablosu ya da iyi taklit edilmiş bir Rodin heykelinin değeri hakkında konuşmak kadar saçma olur.
Anıtsal bir yapı amaçlanmasına rağmen hemen arkasındaki yüksek konut bloku altında ezilen caminin yer seçimi de düşündürücü. Ataşehir gibi pek de muhafazakâr sayılmayacak bir semtte, şehre giriş yapılan bir noktada yer alan yapıda esas amacın politik bir gösteri olduğu çok belli. Mimari açıdan caminin meşruiyetini sağlamak için taklit edilen mimarın isminin yapıya verilmesi de günümüzün kültürel derinliğini gösteren acıklı bir ironi. 

Mütevazı ibadet yerleri yapılmasını sağduyulu mimarlar arzu etse de, kapitalizmden de yararlanmaya başlamış muhafazakâr siyasi iklimde, tevazunun çoktan kaybolmuş olduğunu kabul etmek gerek. Bu nedenle yeni yapılmak istenen camileri mimari açıdan tartışırken tevazu argümanı yararsız bir araç. Günümüzün zenginleşmiş muhafazakâr toplum yapısının ve siyasi iktidarın ihtiyacı olan anıtlarına cevap verecek mimarlığı bu çekişmelerle çözmek imkânsız. Mesele anıtsal bir tevazu ise biraz Lois Kahn’dan, ruhani bir atmosfer ise biraz Peter Zumthor’dan bahsetmeden; Budist ve Hint tapınaklarına, eski ve yeni kiliselere bakmadan sadece Osmanlı ve Selçuklu’ya sırt dayayarak bu cami mimarisi konusunda bir adım bile ilerlemek mümkün değil. Neredeyse bir asır boyunca harcanan onca para ve emeğe karşın bugün üstünde mimari açıdan konuşmaya değer bir ibadet yapısının bu coğrafyada hâlâ üretilememiş olması siyasal ortamın yarattığı kültürel üretimin ne kadar zavallı ve fakir olduğunun göstergesi. 

Günümüzün muhafazakâr kesimi modernleşmenin kültürel ürünleriyle hiç barışık olamadığı için, kendilerini daha rahat hissetikleri neo-klasik Osmanlı veya Selçuklu replikalarına ve geleneksel el sanatlarına sığınıyorlar. Hemen bu caminin karşısında inşa edilecek finans merkezini bile hiç ilgisi yokken Topkapı Sarayı’na bağlamak, bildiğiniz gökdelenlere Osmanlı-Selçuklu gökdeleni demenin ardında da bu motivasyon yatıyor. Bu siyasal bir tercih ve toplumun büyük kesiminin bireysel estetik tercihleri ile de örtüşüyor, iki taraflı olarak üreyen ve gelişen bir ilişki bu. Ancak demokratik bir cumhuriyetin Başbakan’ın yerleşik siyasi teamülleri ve mekanizmaları önemsemeden, uzlaşmacı bir yöntemden çok dikte edici bir tavırla bizzat bu anıtsal camilere yer göstermesi, propaganda aracı olarak kullanması, mimarlarını kendinin seçmesi, devletin kaynaklarını bu anıtların inşası için kullanması muhafazakâr kesimin bile tepki duymaya başladığı esas tartışılması gereken büyük bir sorun. 


Kapasİtesİ: 12 bİn 650 kİşİ
Alanı: 7 bİn metrekare
Mİnare yüksekliği: 72 metre
Kubbe yüksekliği: 42 metre
Minare sayısı: 4
Şerefe sayısı: 3
Otopark kapasitesi: 300 araç
Yapım süresi: 22 ay
Maliyeti: 40 mİlyon TL