Devrimci epik başyapıt 'Ben Küba'

Devrimci epik başyapıt 'Ben Küba'
Devrimci epik başyapıt 'Ben Küba'

Sovyet sinemacıların olanakları seferber edip benzersiz bir film yapma çabaları, ne yazık ki hem Küba?da hem Sovyetler?de beğenilmeyen bir filmle sonuçlanmış.

Küba devriminin beşinci yılında Sovyet-Küba ortak yapımı olarak çekilen devrimci epik başyapıt 'Ben Küba', Altyazı dergisi işbirliğiyle !f İstanbul'da gösterilecek. İlgi görmediği için bir kenarda unutulan film, yıllar sonra Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola'nın desteğiyle tozlu raflardan indirilmişti

İSTANBUL - Küba devriminin beşinci yılı olan 1964’te Sovyet yönetmen Mikhail Kalatozov tarafından çekilen ve devrimci epik bir başyapıt olarak nitelendirilen ‘Ben Küba’ (Soy Cuba), Altyazı sinema dergisi ve !f İstanbul işbirliğiyle Türkiye’de ilk kez !f İstanbul Festivali’nde seyirciyle buluşacak. 2005 yılında Vincete Ferraz’ın çektiği bir belgesele de konu olan ‘Ben Küba’nın ilginç hikayesi, sinema yazarı Senem Aytaç’ın kaleminden Altyazı dergisinin şubat sayısında yer alıyor.
Devrimin ardından ABD’yle tüm diplomatik ilişkilerin kesilmesiyle birlikte, iki kutuplu dünyada, Küba, Sovyetler tarafındadır. İki devlet, dünyaya devrimin şanlı tarihini, sosyalizmin epik hikâyesini anlatacak bir film yapmak üzere anlaşırlar. 1957’de Cannes’da Altın Palmiye’nin sahibi olarak ünlenmiş olan yönetmen Mikhail Kalatozov ve efsane görüntü yönetmeni Sergei Urusevsky, bir ekiple beraber Küba’ya doğru yolculuğa çıkarlar. Filmin senaryosu için de Rus şair, yazar ve yönetmen Yevgeni Yevtuşenko ile Kübalı yazar, gazeteci ve yönetmen Enrique Pineda Barnet ortaklaşa çalışacaklardır.

Devrimci ruhun ürünü
20’lerden itibaren devrimci sinema adına bildiğimiz her şeyin mimarı olan Sovyetler, film için gerekli tüm ekipmanı sağlar. Hatta filmde istenilen ışığı vermesi için dönemin Sovyetlerinde ayın karanlık yüzünü görüntülemek amacıyla kullanılan infrared (kızılötesi) negatifler kullanılır. Filme katkıda bulunan herkes, ekipten birinin yıllar sonra dile getireceği üzere ‘Sanki küçük bir devrim gerçekleştirmek için’ çalışır. ‘Ben Küba’nın yapım aşamasındaki devrimci ruh, sadece hikâyesine değil, diline de sirayet eder ve ortaya epik bir film çıkar. Bazısı ânında sinema tarihine geçmiş kamera hareketleri, siyah-beyaz filmin insanı büyüleyen ışığı ve renk skalası ve filmin anlatım tekniklerinin tamamı, ‘Ben Küba’yı sinema tarihinde oldukça ayrıksı bir yere koyar.
Fakat ‘Ben Küba’, tüm bu sinemasal parıltısına karşın ne Küba’da ne de Sovyetler’de ilgi görmez. Küba’daki gösteriminin ardından, filmi izleyen Kübalılar izlediklerinden memnun kalmaz. Gazetelerde film üzerine çıkan olumsuz eleştirilerden, akılda en fazla kalmış olanı ‘Ben Küba Değilim’ başlıklı bir yazı. Film, benzer bir biçimde, Sovyetler Birliği’nde de bir seyirci karşılığı bulamaz.
Sovyetler’de birkaç gösterim ve Küba’da bir hafta süren vizyonun ardından ‘Ben Küba’, yaklaşık otuz yıl kimsenin haberi olmadan bir kenarda durur. Ta ki 1990’ların başında Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola filmi keşfedene kadar. Scorsese ve Coppola’nın desteğiyle ‘Ben Küba’ (Soy Cuba) tozlu raflardan indirilir, yenilenir ve dünya seyircisiyle buluşturulur. Scorsese, “Eğer bu filmi gençliğimde izlemiş olsaydım, başka türlü filmler çekerdim” der. (Kültür Sanat)

‘Ben Küba’, 13 Şubat 19.30 AFM Budak Caddebostan, 19 Şubat Cuma 13.30 AFM Fitaş Beyoğlu ve 26 Şubat Cuma 12.30 AFM Cepa Ankara’da izlenebilir. Altyazı dergisi yazarlarının ‘Ben Küba’ söyleşisi ise 19 Şubat saat 17.00’de İstanbul The Hall’de. 

Devrime giden yol
Filmin içinde, devrime doğru ilerleyen yolda, dört farklı hikâye çıkar karşımıza. İlki, bir meyve satıcısıyla evlenme hayalleri kuran ama seks işçiliği yapmak zorunda kalan Maria’nın hikâyesidir. Sonraki, şeker kamışı tarlalarında var güçleriyle çalışarak yaşayan bir çiftçi ailenin oturduğu evin toprak sahibi tarafından yabancı çiftçilere satılmasının; üçüncüsü, Fidel Castro’nun öldüğü haberini yayarak devrimi baltalamaya çalışan Batista rejimine karşı direnen öğrencilerin ve hareketin önemli liderlerinden biri haline gelen Enrique’nin hikâyesi. Sonuncusu ise, dağdaki evlerinde yoksulluk ve mahrumiyet içinde yaşayan bir ailenin üzerlerine bomba yağması sonucu, babanın gerillalaşmasının ve devrimin kahramanlarının ve zaferinin hikâyesi.
Her bir ‘karakter’, perdede bir sınıfı ya da kesimi temsilen çoğalarak herkese yayıldığı ölçüde kıymetleniyor. Böylelikle de, ‘Neden devrim?’ sorusunun cevabı, karakterlerin bireysel olarak değil, toplumun tamamının özgürleşmesi olarak cevap bulur perdede. Film, Che Guevara’yı ya da Fidel Castro’yu kahraman olarak temsil etmeyi değil; devrimin ‘asıl’ sahipleri ve kahramanları olarak herkesi özne haline getirmeyi tercih eder.