@ErkanAktug

'Devrime inanılan bilim çağından felaketler çağına geçtik'

'Devrime inanılan bilim çağından felaketler çağına geçtik'
'Devrime inanılan bilim çağından felaketler çağına geçtik'
Günümüz resminin genç yeteneklerinden Yeşim Akdeniz, yeni sergisi 'The Secret Life of My Coffee Table'ı Pi Artworks Londra'da açtı. Yeni tuvallerini bir 'el' dışında insani figürden tamamen arındırıp mimari yapılara, tasarım objelerine ve doğal taşlara yer veren Akdeniz, "Ekolojizm yeni çağın komünizmi olarak görülür. Şiirsel bir görsel dille dünyayla ilgili derdimi anlatmak istedim" diyor.
Haber: ERKAN AKTUĞ / Arşivi

Bir önceki serginiz ‘Muhalifler ve Sempatizanlar’da 100 adet karakalem desenle izleyici karşısına çıkmıştınız ve yaptığımız söyleşide “Bütün bu atölye düzeninden sıkılmış olmam bir etken. Çünkü yağlıboya gerçekten çok disiplin isteyen bir şey” demiştiniz. Londra Pi Artworks’te açtığınız (açacağınız) ‘The Secret Life of My Coffee Table’da ise yine büyük boy yağlıboya tuvallerle karşımızdasınız. Belli ki ‘atölye düzeni ve yağlıyoyayla ilgili’ enerji toplamışsınız...
Atölyeyi bir makinaya benzetiyorum. Düzgün işleyebilmesi için bir makinanın nasıl bakımını yapmak, onu en iyi şekilde kullanmasını bilmek, ihtiyaçlarını gidermek gerekiyorsa, atölyedeki düzenimi sürdürebilmak için yapmam gereken sonsuz bir işler zinciri var. Yağlıboya resim yapmak çok zaman alan, düzen ve planlama gerektiren zahmetli bir iş. Bugün her şey dijital ve bu kadar hızlıyken tam da bunların zıttı bir tavırdan bahsediyoruz yağlıboya resimde. Siz deyin çağdışı ben diyeyim bu bir protesto... Ben durduğum pozisyonun çok bilincindeyim. Benim için bu kadar katmanlı, bu kadar yavaş, bu kadar fanteziye yönelik bir dünya yaratmak tam da bugün durabileceğim en anlamlı yer. ‘Muhalifler ve Sempatizanlar’ benim için atölyeye ve son 10 yılıma dışardan bakabilmek için güzel bir sentezleme zamanıydı.


‘The Secret Life of My Coffee Table’ serisindeki resimlerinizde insan yapımı mimari yapılar ve tasarım objeleriyle birlikte doğal taşlar var. Resimler insan figüründen arındırılmış. Size bu seriyi yaptıran estetik yaklaşımın temelinde yanatan felsefeyi merak ediyorum? Temel meselelerden biri insanın kendi eliyle ‘dünyayı tüketmesi’ mi?

Eğer insanın kendi eliyle dünyayı tüketmesini bir mesele olarak ele alırsak tam da bu noktada nesneler arası demokrasiden bahsedebiliriz. İnsan üstünlüğünü reddederek nesneler arası demokrasiden bahsettiğimizde ise gezegenle ilgili olagelmiş tavrımızın son raddede faşizan olduğu yüzümüze bir tokat gibi çarpar ve yeni bir algının açacağı kapılar tanıdığımız medeniyete yeni gözlerle bakmamızı sağlar. Bu gezegenle ilgili görüşlerimizin politikleşmesi anlamına da gelir.
Biz teoriye göre ‘anthropocene’ denilen yeni bir dönemde yaşıyoruz. Atmosferle olan temel bağımızın köklü bir şekilde değişmiş olduğu bu dönem doğal olarak köklü başka değişiklikleri de beraberinde getirdi. Durumun jeolojik olarak açılımı atmosferdeki karbondioksit oranının son 150 yılda %40 artması ve gezegenin iklimini değişmesidir. Durumun felsefi açılımı insanın atmosferle olan bağının geri dönüşümü olmayacak şekilde değişmesinin getirdiği yeni bir algı formudur. Sosyolojik olarak duruma baktığımızda umutlarla dolu, devrime inanılan bilim çağından felaketler çağına geçmiş olmamızdır.
Bugün ‘insanın’ gezegendeki kral pozisyonunu sorgulayan düşünce sistemlerinden en yaygını ekolojizmdir. Çoğuna göre ekolojizm yeni çağın komünizmi olarak görülür. Ben tüm bu düşüncelerin senteziyle çok katmanlı bir sergi yaratmak istedim. Teorik boyutuna paralel olarak şiirsel bir görsel dille dünyayla ilgili derdimi anlatmak istedim.


Bu serideki tek insansı figür, resimlerden birinde bir mekanın içine geometrik cisim sokan bir el var. O el nasıl girdi bu seriye?

Malum elin varlığı kadar, resme ve dolayısıyla sergiye soktuğu siyah kareden de bahsetmeliyim. Bu sergide resimlerden taşan mekana bir müdahale söz konusuydu. Hammadde olarak nitelediğim geometrik formlar bazen resimlerin içinde varlarken bazen de mekanda fiziksel olarak bulundular. Modernleşme hareketi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu sırada olduğu gibi Batı ‘modernizmi’ anlamında da toplumu daha iyiye götürme vaadiyle bir takım düzenlemeler yapma hareketiydi kabaca. Bir toplumu ruhen ve fiziken iyileştirme çabasından bahsediyoruz yani. Batı bu iyileştirmeyi mimari anlamda bazı formlardan vazgeçerek ve bazı formları tekrarlayarak yarattığı mimari tarzla dahil etti insan hayatına. Bu formlar mimariden taşarak modern görüş kapsamında diğer hayat alanlarına da yayıldı. O malum elin ve sergiye soktuğu siyah karenin anlamı da biraz bu müdaheleden çıktı. Bir ironi olarak siyah kare, sadece modern bir form olmanın ötesinde anlamlar taşır; iyileştirme çabası, kara büyü, resmin sonu, gelecek… geçmiş... bütünlük… izolasyon…

2002’de Düsseldorf Sanat Akademi’ndeki bitirme tezinizden yıllar sonra Bauhaus mimarisi yeniden resimlerinize girmiş oldu. İlk resimlerinizle son resimleriniz arasındaki bağlantıyı nasıl özetlersiniz?

Aslında bağlantı oldukça ironik. ‘Bauhaus’ o zaman da şimdi de 20. yüzyılın devrimci çabasını ve yeni bir yaşam stilini temsil ediyor benim için basitce söylersek. Bugünkü sergide Bauhauslar suların içinde kalmış son yaşam formu olarak insan yapımı bir obje olarak tanıdığımız medeniyetin dışında bir zamanı anlatıyor. 2002’deki Bauhaus resimlerimden biri hakkında Der Spiegel’de şöyle bahsedilmişti: Genç sanatçılar bugün apolitik kimlikleriyle özgürlüklerin tadını çıkarıyorlar ve tam da zamanın ruhunu böyle yansıtıyorlar. Bauhaus’un arkasına resmini yaptığım dev komünist yıldız gerçekten benim için de zamanın ruhunu yansıtıyordu. Ama bugün taraf tutmak gerektiğini düşünüyorum!

Serginin özel kurgusundan bahsedebilir misiniz? Zira sergideki tablolar, kendi başlarına ifade ettikleri anlamların yanı sıra tuvallerden fırlayıp galeri mekanına yayılan geometrik formlarla birbirini tamamlıyor...
Obje bazlı varlık bilimi (object oriented ontology) nesnelerin içerdiği informasyonlardan bahseder. Nesnelerin/ varlıkların yaşam süreleri farklıdır. Yaşam süreleri farklı uzunluktaki insan yapımı objeler veya su veya insan yapımı plastik veya taş veya nükleer atık kendiliğinden farklı bilgilere sahiptir. Sergideki resimleri tarihsel referanslar yanında varlık bilimsel bir kurgunun bilinciyle yanyana getirmek istedim. Hammadde olarak nitelediğim geometrik formlar ise bir fikrin mekana dağılmış haliydi. Bu geometrik formlar hem resimleri kurgusal olarak birbirleriyle hem mekanla birleştiriyorlardı.

Sergi bülteninde “iç mekan kompozisyonlarındaki taşların, analitik psikolojinin öncülerinden Carl Gustav Jung’un çocukluğuna dair bir anekdota gönderme yaptığı ve işlerdeki taşların iyileştirici gücüyle öne çıktığı” yazıyor. Taşların hikayesini biraç açabilir misiniz?
Carl Gustav Jung anılarında ufak bir çocukken bir kutunun içine koyduğu taştan ve bu kutuyu tavan arasına sakladığından bahseder. Kutunun içine taşın yanına bir de çöplerden yaptığı minik bir insan figürünü saklar. Tavan arasına sakladığı ve varlığından sadece kendinin haberdar olduğu kutunun içindeki taş ve çöpten figür kendini daha iyi hissetmesini sağlar. Yıllar sonra kendi kendine analiz etmeye uğraştığı bu içgüdüsel davranış belli ki bir iyileştirme çabasıdır. Bu metafiziki iyileştirme çabasıyla obje bazlı varlık biliminin (object oriented ontology) maddenin madde ötesi etkileriyle ilgili önermelerinde paralellikler gördüm. Ne kadar metafizikle ilgilense de merkeze hep insanı koyan Jung yine de bazı yazılarında obje bazlı varlık bilimine çok yaklaşır.

Bu sergiyi Londra’da açmanız tesadüf mü? Ve serginin Londra gibi dünya sanatının dünyadaki belli başlı merkezlerinden birinde açılması nasıl bir motivasyon sizin için?
Tesadüfler eğer inanırsanız vardır. Piartworks’le çalışmaya başladığımda Yeşim Turanlı da ben de sergiyi Londra’da yapmanın anlamlı olacağını düşündük. Benim daha önce de Londra’da sergilerim olduğu için Londra’nın ne kadar başdöndürücü bir yer olduğunu biliyordum. O nedenle oldukça heyecanlı bir sergi sergi hazırlık yılı geçirdiğimi söyleyebilirim.

Geçenlerde ressam İsmet Değirmenci’ye sorduğum sorunun aynısını size de sormak istiyorum: Türkiye’deki sanat piyasasında bir durgunluk yaşandığı konuşuluyor. Piyasa, sanatçı üzerinde ne kadar etkilidir? Bizdeki piyasa (galerici, koleksiyoner vs.) – sanatçı ilişkisi hakkındaki düşünceleriniz?
Her gün aldığım aynı şeylerin fiyatını aklında tutamayan birisi olarak sanırım pisayla ilgili konuşabilecek son insan benimdir! Piyasa sanatçı üzerinde sanatçı izin verdiği kadar etkili olsa gerek ya da bence ideali bu olmalı.

Yeşim Akdeniz’in ‘The Secret Life of My Coffee Table’ başlıklı sergisi Pi Artworks Londra’da 27 Haziran’a kadar görülebilir.