Dikkat, ufukta yeni bir apartheid tehlikesi var!

Dikkat, ufukta yeni bir apartheid tehlikesi var!
Dikkat, ufukta yeni bir apartheid tehlikesi var!

i ek: Küçük bir bilgisayarım var, yalnızca internete girmek ve yazmak için kullanıyorum. Gayet çileci bir hayatım var. Facebook veya Twitter dan nefret ediyorum. Asla kullanmıyorum.

Felsefenin süperstarı Slavoj Zizek, 'ahir zamanlarda yaşamak' hakkındaki yeni kitabını yalnızca Radikal'e anlattı. Zizek Avrupa'yı yeni bir apartheid rejiminin, dünyayı ise ekolojik felaketlerin beklediğini söylüyor
Haber: KAYA GENÇ - kayagenc@gmail.com / Arşivi

Slavoj Zizek, Slovenya’daki evinde 11 yaşındaki oğluyla birlikte oturmuş, gelecek planlarını anlatıyor. Buradaki hayatını ‘çileci’ bir hayat olarak tanımlamaktan hoşlansa da, on yılı aşkın bir süredir Avrupa’nın en heyecan verici filozofu olarak sahip olduğu ünün getirdiği popülerliğin tadını çıkarmayı sürdürüyor. Şu sıralar dikkatini yeni dönemde vereceği derslerden, 14 Ekim’de New York’ta Fransız filozof Alain Badiou ve sol düşüncenin başka önemli isimleriyle birlikte katılacağı “Komünizm: Yeni Bir Başlangıç mı?” konferansından ve nisan ayında yayımlanacak “büyük Hegel kitabı”ndan çok dünyanın yaklaşmakta olduğu yeni “kritik durum”a yöneltmiş durumda.

Yeni kitabınızın ismi “Ahir Zamanlarda Yaşamak” insana felaketleri ve yeni bir peygamberin gelişini düşündürüyor, niye böyle dini çağrışımları olan bir isim? Dünyada ekolojiden biyogenetiğe pek çok konuda bir tür “kritik nokta”ya ulaştığımızı anlatmaya çalışıyorum. Ekolojiye bakarsanız, çevresel durumumuzun bu haliyle sonsuza kadar devam edemeyeceği çok açık. Biyogenetiğe bakarsanız, bir şeylerin değişmekte olduğunu görürsünüz. Yakında psikolojik özelliklerimizi değiştirebilecek hale geleceğiz. Yeni siyasi yönelimlere baktığınızdaysa, yavaş yavaş bir apartheid toplumuna doğru evrildiğimizi görürsünüz. 

Apartheid’ı hangi anlamda kullanıyorsunuz?
Bazı insanları kapsayan, bazılarını dışlayan bir sistemden bahsediyorum. Aslında çok mütevazı bir önermede bulunuyorum. 1990’larda Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” hayalini hep birlikte yaşadık. Bir biçimde liberal demokrasinin tarihin nihai formu olduğuna inandık. Belki onu biraz daha iyileştirebilir, daha hoşgörülü hale getirebilirdik ama sonuçta elimizdeki sistem liberal demokrasiydi. Ancak şimdi şu çok açık: Bugünün ütopyacı düşüncesi, şeylerin şimdi oldukları şekliyle yaşayacaklarını söylemektir! Tarihin nihai biçiminin bu olamayacağını gördük. Eğer bu hayati önemdeki sorunlarla yüzleşmezsek, durum gitgide daha kötü bir hal alacak. 

Tarif ettiğiniz bu gidişatı değiştirecek bir devrim imkânı var mı?
Devrim denildiği zaman hemen şu soruyu sorarım, devrim ne demektir? Bir şeylerin değişmesi anlamında, evet, bir devrim olacak. Ancak sürekli olarak vurguladığım gibi, ben 20. yy’daki haliyle Komünist Parti’nin geri dönüp bizi kurtaracağı yanılsamasını paylaşmıyorum. 20. yy sona erdi. Solun 20. yy’da aldığı biçimler, Stalinci komünizm ve hatta Batı’daki sosyal demokrasiler ve yine hatta, Porto Alegre, Seattle rüyaları da sona erdi. Seattle’da, Porto Alegre’de cemaatlerin doğrudan demokrasi yoluyla kendilerini yönettiği bir sistem fikrine inanmıştık oysa. Aradığımız cevaplar bunlar değil. Devrim mi? Evet, devrim! Ama bazı temel, basit koordinatları değiştirmek anlamında bir devrim... Bunlar nasıl olacak? Bilmiyorum. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var, 20. yy bitti ve ben ona karşı içimde hiçbir nostalji duygusu taşımıyorum. Solcuların sahip olduğu, eski kavgaların sürdüğü yönündeki inancı da paylaşmıyorum, hayır diyorum, bunların hepsi bitti. 

20. yüzyıl bitmiş olsa da, 1902’de daha çok kazanç elde etmeyi isteyen yapımcılarının da katkısıyla ulaşım güvenliğini hiçe sayan Titanic gemisinin batışı, 1930 ekonomik buhranı gibi vakalar, günümüzden bahsederken kullanılan referanslar olmayı sürdürüyor.
Şu anda yaşanan krizlere bakıp bir ders çıkarmamız gerekiyorsa o ders şudur: Neo-liberalizm sona erdi. Ve ben, neo-liberalizmin zaten hiçbir zaman bir gerçeklik olmamış olduğu görüşündeyim. Eğer büyük kapitalist devletlere bakarsanız, Birleşik Devletler’e bakarsanız, devletin iktisadi hayatta gittikçe daha fazla yer tutmaya başladığını görürsünüz. Asıl ilginç olan durum da budur. Asya’da, Singapur’da, Çin’deki kapitalizmde devlet çok güçlü bir rol oynuyor. Bu, neo-liberal rüyanın sona ermesi benim için büyük bir meydan okuma anlamına geliyor. Kapitalizmin bir şekilde kendisiyle birlikte demokrasi getirdiğine inanılıyordu, şimdiyse kapitalizm ile demokrasi arasındaki evlilik ilişkisi yavaş yavaş bir boşanmaya doğru gidiyor. 

Kitabınızda kapitalist toplumlardaki hoşgörünün aslında hoşgörüsüzlüğün ardında gizlendiği bir maske olduğunu söylüyorsunuz.
Ben hoşgörü kavramına çok eleştirel yaklaşıyorum. Bakın, Türkiye ’de yaşayan sizler Batı’nın hoşgörü kavramının ne kadar sahtekârca olduğunu çok iyi biliyor olmalısınız! Hoşgörü, belli davranış koordinatlarını tanımlamak ve bu koordinatlara göre davranmayan insanlara hoşgörü göstermemek anlamına gelir, öyle değil mi? Örneğin Batı’nın Türkiye’yi yeterince demokratik, sivil, hoşgörülü ve benzeri şeyler olmamakla nasıl eleştirdiğini, köşeye sıkıştırdığını hatırlayalım. Peki buradaki korkunç şey neydi? Ben Türkiye’yi idealize ediyor değilim. Bütün devletler gibi Türkiye devletinin de kirli sırları olduğunu gayet iyi biliyorum. Ancak birkaç ay önce İstanbul’da eşcinseller büyük bir yürüyüş düzenlemişti. Binlerce insan geldi ve bir sorun çıkmadı. Şimdi, bu insanları alın ve bir Doğu Avrupa ülkesinde eşcinsel yürüyüşü yapmaya çalışın. Mesela Hırvatistan’a, Macaristan’a gidin. Karşınızda eşcinsellere saldıran binlerce insan bulacaksınız. Türkiye, Doğu Avrupa’daki ülkelerden çok daha hoşgörülü. Ben Türkiye’yi eleştirenlere diyorum ki: “Peki tamam, güzel ama şu eleştirilerinize Hırvatistan’la, Polonya’yla başlasanız daha iyi olmaz mı?” 

Türkiye’nin eleştirilmesinin nedenlerinden biri askerlerin rolüyse bir diğeri de İslam’a yönelik korkular ve önyargılardı, bunlarda bir değişim yaşanıyor mu?
İslam her zaman hoşgörülü bir din oldu; 18 ve 19. yy’da İstanbul’a gelen Avrupalı gezginler, buradaki dini hoşgörüden şaşkına dönmüşlerdi. İslam’ın ve özellikle de Osmanlı’nın özgün anlamıyla hoşgörüye sahip olmak anlamında çok gerilere giden bir tarihi var. Eğer çokkültürlülük konusunda bir şey öğrenmek istiyorsak, bu yüzden sizin tarihinize bakmamız gerektiğinin çok açık olduğunu söylüyorum. Şimdi ikinci meseleye geliyorum: Türkiye nasıl böyle hoşgörüsüz bir toplum haline geldi? 20. yüzyılın başında Avrupa’ya baktınız! Mustafa Kemal Atatürk ve Jön Türkler Batı’yı taklit edip modern bir ulus devlet olmayı istediklerinde, Türkiye hoşgörüsüzlükle tanıştı. Burada Ermenilere yapılanlardan da bahsediyorum... Batı toplumlarının daha hoşgörülü olduğu görüşü benim için büyük bir yalandan ibaret. 

Kitabınızda Deepwater Horizon petrol sızıntısı felaketinden bahsediyordunuz; BP’nin eski CEO’su herhangi bir ceza almadan Türkiye’de çalışmalarını sürdürüyor ve çoğu kişi ekolojik felaketlere neden olan kurumlardan yakınıyor.
British Petrolium’un kısmen suçlu olduğunu ve Louisiana’da yaptıkları şeyin korkunç olduğunu ben de düşünüyorum. Ancak bütün suçun şirketlere atılmasından yana değilim. Petrol şirketlerinin çoğunun suçlu olduğu doğrudur ama biz zaten hep suçu şirketlere veya bireylere atmaya eğilimliyizdir. Oysa daha zor olanı yapısal sorular sorabilmektir. British Petrolium’u suçlamak yerine nasıl petrol çıkardığımız üzerine düşünmek ve bunu sorunsallaştırmak gerekir. BP ortadan kalkarsa bütün sorunların çözüleceğini düşünmemeliyiz. İkinci sorun ise ekolojik felaketlerin eşiğinde oluşumuzdur. Petrol konusunda devlet kontrolüne ihtiyacımız var, bu işi serbest pazara bırakamayacağımızı gördük. Louisiana’da olanların daha kötü gittiğini düşünelim, oradaki bütün doğal habitat değişiyor ve bunun serbest pazar güçlerine bırakılması delilikten başka bir şey değil. Daha güçlü bir devlet kontrol mekanizması kurmamız şart. 

Kitabınızda Avusturya’daki Josef Fritzl davası üzerinden aile kurumunun gizli şiddetinden bahsediyorsunuz; Fritzl’ın kızına uyguladığı şiddetin ailenin kökeninde zaten var olduğunu söylemeniz insanları kızdırdı mı?
Josef Fritzl’ın ‘Neşeli Günler’ filmindeki baba fantezisini yaşadığını yazdığım bölümde insanların neyi tartışmalı bulduğunu anlayabilmiş değilim. Benim söylediğim, Fritzl’ın yaptığı şeyin, onun uyguladığı şiddetin bütün ‘paternal’ (babaya ait) otorite konumlarında mevcut olduğudur. Fritzl yalnızca patolojik bir vaka, bir deli değildir. Avrupa’nın her ülkesinde bu tür olaylar yaşanmış, şimdi ortaya çıkıyor. İnsanlara daha tartışmalı gelebilecek görüşüm, Fritzl’ın 1968 kuşağının cinsel felsefesini gerçekleştirdiğidir. 68 kuşağı ne diyordu? Fantezilerini gerçekleştir! Sonuna kadar seks! Fritzl olayını ele alırken, dini otorite kurumlarında da gizli olan şiddet öğesiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Polonya’da, İrlanda’da, Slovenya’da, Birleşik Devletler’de pedofiliyle ilişkili binlerce, on binlerce rahip yakalanıyor. Bunların bireysel patolojiler olmadığı çok açık. Kilisenin bir kurum olarak içinde olduğu bir pratikten bahsediyoruz. Kilisenin pedofiliye verdiği tepkinin de korkunç olduğu görüşündeyim. Özellikle Doğu Avrupa’da eşcinsel evlilikleri hakkında pek çok tartışma yapılıyor. Kilise eşcinselliğe “doğal olmadığını” söyleyerek karşı çıkıyor. Peki kendileri ne yapıyor? Eşcinselliğin kriminal biçimi olarak adlandırabileceğim pedofiliyi uyguluyorlar. Kiliseye göre eşcinsellik suç ama pedofil eşcinsellik suç değil. Bence bu ahlaki krizin boyutundan, bundan dehşete düşmemiz gerekir. 

Ne yapılmalı?
Ben kilisenin bir kurum olarak yargılanması gerektiği kanaatindeyim. Şu deli İngilizlerin (Richard Dawkins, Christopher Hitchens ve insan hakları avukatı Geoffrey Robertson’ı kastediyor) kurbanlar adına harekete geçip Papa’nın Lahey’deki Savaş Suçları Mahkemesi’ne getirilmesini önerdiğini okumuş olmalısınız. Ben de o deli İngilizlere katılıyorum.

ABD’de yaşayacağıma İstanbul’da yaşarım
Amerika’da akademisyenlik yapmayı hiç düşündünüz mü?
ABD’nin entelektüellerini küçümsememek gerekiyor. Avrupa’daki sözde “Bolonya eğitim reformu”, sosyal bilimler alanındaki devlet fonlarını kısıtladıkça Amerika entelektüel açıdan çekici bir yer haline geliyor. Ancak ben kültürel açıdan Amerika’da yaşamayı hayal bile edemiyorum. Chicago veya San Francisco’da yaşayabilirim belki. Ama Avrupai şehirleri daha çok seviyorum. İstanbul’u da çok sevmiştim, fazlasıyla canlı bir şehir, küçük solcu yayıncılarınız var, hayat çok hareketli. Geçen gelişimde şehir merkezine giderken şaşkına döndüm. Eski binalar, bir yandan bir sürü inşaat... ABD’de yaşayacağıma İstanbul’da yaşamayı tercih ederim.

Yarın HAYAT’TA DEVAM EDECEK:

“Avrupa Osmanlı veya Avusturya imparatorluğu şeklini almalı!”

“Gazze ve gemiler meselesinde Türkiye’nin konumuna sempatiyle yaklaşıyorum”

“Yapmaya çalıştığımız komünizm kavramını yeniden meşrulaştırmak”

“NATO’nun Libya’ya müdahalesinin bedelini Batı gelecekte ağır biçimde ödeyebilir”