Dinsel ayrımcılığa karşı 'Yüreğine Sor'

Dinsel ayrımcılığa karşı 'Yüreğine Sor'
Dinsel ayrımcılığa karşı 'Yüreğine Sor'
19. yüzyılın sonlarında Karadeniz'de geçen 'Yüreğine Sor' adlı son filminde, Müslüman Esma ile gizli Hıristiyan Mustafa'nın aşkı üzerinden dinsel ayrımcılığa dikkat çeken yönetmen Yusuf Kurçenli, dinsel ayrımcılığa karşı aşktan yana tavır koyduğunu söylüyor



MÜJGAN YILDIRIM


İSTANBUL - ‘Karartma Geceleri’, ‘Gramofon Avrat’ gibi filmlerle tanınan Yusuf Kurçenli, uzun bir aradan sonra çektiği ‘Yüreğine Sor’da kamerasını götürüp memleketi Rize’de dağların orta yerine koyuyor. Bunca yıldan sonra kendine, çocukluğuna döndüğü için de bu filmi ‘ilk filmim’ olarak tanımlıyor. Bir üçlemenin ilk filmi olan ‘Yüreğine Sor’da Kurçenli , dinsel ayrımcılığa karşı çıkışı aşk üzerinden işliyor. Tuba Büyüküstün, Kenan Ece, Hakan Eratik, Ayla Algan’ın rol aldığı film, 19. yüzyılda Karadeniz’de yaşayan müslüman Esma ile gizli Hristiyan Mustafa’nın aşkını anlatıyor. Bu aşkın en büyük engeli din farkıdır. Kurçenli’ye göre izleyiciler de bu filmde aşktan yana olacaklar.

10 filminiz var ama ‘Yüreğine Sor’u ‘ilk filmim’ olarak tanımlıyorsunuz. Neden?
Evet, böyle bir duygum var. İlk filmler genelde insanların otobiyografik filmleri olur. Anıları, yaşadıkları, özel heyecanları, sevgileri, korkuları. ‘Dondurmam Gaymak’ sanıyorum Yüksel (Aksu) için böyle bir filmdir. ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ Ahmet (Uluçay) için böyle bir filmdi. Nuri Bilge (Ceylan) de böyle yaptı. Bir şeyi dışa vurmak... İnsan kendisine ve geçmişine dönüyor. Ben böyle bir şeyi ancak bu filmimde yapabildim de ondan ilk.

‘İlk film’ için neden bu kadar zaman beklediniz?
Bütünüyle kendime dair bir hikaye oluşturamadım. Karadeniz’e ve oraya ait motifler diğer filmlerime sızdı kuşkusuz. Birçok insan ‘Karadenizlisin, neden oraya ait bir film yapmıyorsun?’ diye soruyordu. Çocukken duyduklarıma, hayal meyal hatırladıklarıma, kulağıma fısıldanmış şeylere, zamanla, bilgilendikçe yeni anlamlar verdim ya da onlar yeni anlamlar kazandı. Burdan bu hikaye doğdu. 19. yüzyılda Karadeniz, Ortadokslarla Müslümanların birlikte yaşadıkları bölge. Bizim orada ahır altına gidilmez, çünkü ‘ineğe nazar değer’ denir. Orada ahırın içerisinde bir şapel olabileceği düşüncesine gittim, çünkü bir dönem insanlar kendi dinlerini saklayıp Müslümanmış gibi gözükmüşler, bu safi ekonomik nedenlerle de olabilir. ‘Ölü yıkayıcılığı’ diye bir kurum vardı. İmamın yanı sıra bir de ölü yıkayan insanlar vardı. Onların, belki de Hıristiyan, yani sünnetsiz olanların imam tarafından görülmesini engelleyen bir fonksiyonları vardı. Bu bir varsayım tabii ki... Bu film bir üçleme... ‘Yüreğine Sor’ ilki, ikincisinin de senaryosu hazır ‘Kahramanlık Günleri’, üçüncüsü de ‘Kendine Yolculuk’ diye günümüze kadar gelen bir film. Böylece üçleme tamamlanacak. Yani üç tane ‘ilk film’ yapacağım.

Son yıllarda Karadeniz ön plana çıkmaya başladı. Müzikte Kazım Koyuncu, Volkan Konak, Mircan... Yeşim Ustaoğlu’nun filmleri ‘Bulutları Beklerken’, ‘Pandora’nın Kutusu’, Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ı derken, Semih Kaplanoğlu Altın Ayı kazandığı ‘Bal’ı sizin filminiz gibi Çamlıhemşin’de çektı...
Karadeniz bir parça ihmal edildi bence. Karadeniz hem kültür hem de coğrafya olarak Türkiye’nin kendine özgü, canlı renkleri olan bir yöre. Dolayısıyla tüm sanatlar için elverişli bir zemin oluşturuyor. Ama çok yüzeysel, sömürmek üzere kullanıldı. Sinemada Temel-Dursun, kahraman kız vb şekilde algılandı. Elbette bunların içinden söz ettiğiniz filmler çıktı ve yeni ele alışlar oldu. Bundan sonra da böyle devam edecek. Ama hafif espriyle karışık, Karadeniz’de zor film çekmek. Çünkü ben 45 gün kaldım, her gün yağmur mu yağar. Arazinin yokuşluğu bir yana...

Ne yaptınız peki?
Çok kızdım Karadeniz’e... Çok zorlandık gerçekten ve çekim bittiğinde güneşli günler başladı.

Sizin Karadeniziniz nasıl bir Karadeniz?
Ben kendi kahramanlarımı anlatabilirim. Çok coşkulu insanlar, çok samimiler. Genelde kararlı olacak kadar hain değiller, bu sularda olan insanlar. Benim filmimdeki insanlarım; mutlu, iyi niyetli, iyi horon tepiyorlar, aşık oluyorlar...

Bölgeden insanlar kullandınız mı filmde?
Çok kullandım... Benim kasabam Çayeli. Fındıklı, Ardeşen kasabalarından da çok sayıda insanın emeği geçti. Çok sahiplendiler. Yağmur, çamur demeden geldiler, döndüler, beklediler. Güzel şeyler yaptılar, filme yakıştılar. Onların filmi, 100 sene gecikerek yapılıyordu. Ama sonuçta o insanların hikayesiydi ve dolayısıyla filme çok yakıştılar.

Filmi Karadeniz’de çekmiş olmanız filme neler kattı?
Öykü orada geçiyor, oraya özgü... Bunun dışında müthiş bir coğrafyası var. 45 gün yağmuru boşuna yemedik. O yeşillik başka türlü olmuyor. Her 2 kilometrede bir vadi var, derinlik, deniz ve folklor... Kemençe, tulum, ağız mızıkası... Çoktan unutulmuş, horonda var olan ağız mızıkasını kullandım. Çok yakışıyor. Tuluma bayılıyorum. Çocukluğumda dinledim çok. Bir tulum sesi duyunca insanlar hemen bir horona başlıyorlar. Bizim filmde de sık sık ara vermek zorunda kaldık. ‘Ya çocuklar bu bir çekim’ diyorduk. Karadeniz yaylası bir başka. Dünyanın damında gibisiniz. Bulutların aşağıdan gelmesi, ki yöredekiler ‘Duman geliyor’ diyorlar, muhteşem bir görüntü. Zaten bizim hikayemizde de duman, bulut üzerine çeşitlemeler var.

Ne hissettiniz oraya gidince, kendi memleketindeki bir hikâyeyi anlatyor olmak ayrı bir yükümlülük de getiriyor insana...
Elbette konu kritik. Bütün içtenliğim ve aklımla meseleye yaklaşmaya çalıştım. Filmde hassas dengeler var. Kötülük varsa bu dine ait bir şey değildir; Ortodoks ya da Müslümanlık diye ayrılmaz. İnsanı ele almaya çalıştım. Din üzerinden değil. Kritik bir noktaydı, dindarları da üzmek istemedim, bunu da başardığımı düşünüyorum. Ancak Karadeniz’de bu filmin bir tartışma açacağını düşünebiliriz. Sonuçta 4-5 kuşak öncesinin Hıristiyan olmasına bile razı değiller. Bunu kendine yakıştıramıyorlar, aşırı taraftarlık gibi. Film sonuç olarak ayrımcılığa karşı. Aşkın önündeki engellere karşı bir film. Aşktan yana. Dolayısıyla buradaki engel de din faktörü.

Aşk aslında burada bir metafor gibi...
Evet aslında aşka yakından bakıyoruz . Tırnak içinde ‘esas oğlan’ ve ‘esas kızı’ seviyoruz, onlarla ağlayıp gülüyoruz ve filmde onlarla yol alıyoruz. Aşkın önündeki engel bizim de engelimiz haline geliyor. Dolayısıyla aşk hikayesi anlatılırken ayrımcılığa karşı duruyoruz. Seyirci aşıkların arasındaki engeller hep kalksın ister, buradaki engel de din ayrımcılığı, bu da ortadan kalksa iyi olur. Filmin özellikle Yunanistan’da gösterilmesini istiyorum. Mübadeleyle buradan gidenler, gelenler. Bu yüzden filmde Rumca türküler, kelimeler var. İki toplumdan araya farklı tatlar yerleştirdim.

Rumca türküler dediniz, filmin müziğiyle ilgili özel bir çalışma yaptınız bildiğim kadarıyla...
Ayşenur Kolivar. Çayelili müzik araştırmacısı. Filmin müziğini ona emanet ettik. Bir de Ayşe Önder var, Ayşenur’la paslaşarak birlikte müzik üzerine çalıştılar. Filmde çok türkü var. Çünkü bir yerde toplanıp örneğin mısır soyarken, çay toplarken türkü söylüyorlar. Ağıt, ninni var. Bunlardan kalkarak film müziğine ulaştık, yani sağlam zemine basma avantajı vardı ve bunun da iyi kotarılması gerekiyordu. Ayşenur’la Ayşe çok güzel öneriler getirdiler. Hatta müzikler yüzünden sahneyi uzattığımız oldu. Filme, bir jest olarak Şevval Sam da katıldı, bir türkü söyledi. O da biliyorsunuz bir fahri Karadenizlidir.