Diyarbakır'ın kaybolan halklarının hikâyesi

Diyarbakır'ın kaybolan halklarının hikâyesi
Diyarbakır'ın kaybolan halklarının hikâyesi

1893 te Diyarbakır Ermeni İlkokulu nun öğrencileri, öğretmenleri Hovhannes Nacaryan ile birlikte. Fotoğraf, Dikran Mgunt un yazdığı, Amidayi Artsakankner adlı bir yerel tarih kitabından alınma...

'Eski Diyarbakır'da Kültürel Çeşitlilik' başlıklı sergi, çoğu 20. yüzyıla ait 200'den fazla fotoğrafla, şehrin kayıp halklarının hikâyesini anlatıyor
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Bir zamanlar Diyarbakır’da yaşamış, şimdilerde izleri şehirden silinmiş halklara dair bir sergi bu... Fotoğraflarda kentin Ermeni, Süryani, Keldani, Rum, Yahudi ailelerinin izini sürmek mümkün. Ocak ayında Diyarbakırlılarla buluşan ‘Eski Diyarbakır’da Kültürel Çeşitlilik’ adlı sergi, 10 Mart’a kadar Tütün Deposu’nda, İstanbulluların ziyaretine açık olacak.
200’den fazla fotoğrafı çeşitli arşivlerden toplayıp, sergiyi yaratan isim, Bir Zamanlar Yayıncılık’ın sahibi Osman Köker. Köker için fotoğrafları bir araya getirmek kolay olmamış... Köker, Diyarbakır’a defalarca gidip gelmiş, kitabi bilgileri yerinde denetleyip, eski mekânların şimdiki hallerini fotoğraflamış.
Küratör Köker tüm bu çabaya değdiğini iki küçük anektodla fark ediyor. Diyarbakır’daki açılışa zaten gelmiş olan bir baba, iki çocuğunu alıp bir daha geliyor. Sabah sergiyi gezen bir kadın, öğleden sonra iki yakınıyla birlikte bir kez daha bakıyor fotoğraflara. “Tamam” diyor Köker, “Bu iş yaptığımıza değdi”... 

Fotoğrafları nasıl topladığınızla başlayalım…
40 kadar kaynaktan topladım. Ama birkaç kaynak çok önemli: Birincisi, daha önce de başka çalışmalarımda yararlandığım Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu. Koleksiyonda bütün Osmanlı şehirlerine bu arada Diyarbakır’a da ait çok sayıda kartpostal, fotoğraf, harita yer alıyor. İkinci önemli bir kaynak ABD’deki Project Save Ermeni Fotoğraf Arşivi. Bu arşivde Ermeni ailelerden bağış yoluyla toplanan eski fotoğraflar bulunuyor. Yurtdışındaki Ermeni araştırmacılar, tarihçiler 1930’lardan itibaren Türkiye’deki çeşitli şehirler, yani yitirdikleri memleketleri hakkında kitaplar yazmış. Bu yerel tarih kitaplarında sadece Ermenilerle ilgili değil, şehrin geneliyle ilgili de çok önemli bilgiler ve fotoğraflar yer alıyor. Diyarbakır hakkındaki Ermenice üç cilt kitap, bu serginin önemli fotoğraf kaynakları arasında yer aldı. Cumhuriyet dönemine ilişkin fotoğrafları da daha çok Ermeni, Süryani, Keldani ailelerin albümlerinden topladık. 

Kimlerin hikâyesine yolculuk edeceğiz?
Birinci Dünya Savaşı’na kadar şehirde önemli bir nüfusa sahip olan ama çoğunluğu savaş sırasında yok olan, kalanı da 1980’lere kadar uzanan yıllarda sahneden çekilen gayrimüslim halkların hikâyesi yer alıyor sergide. Veriler, 20. yüzyıl başında Diyarbakır’ın 30-35 bin kadar bir nüfusu olduğunu gösteriyor. Bunların yarısı kadarını Müslüman olmayan topluluklar oluşturuyor. En büyük grup Ermeniler. Sonra büyüklük sırasıyla Süryaniler, Keldaniler, Yahudiler, Rumlar geliyor. Yezidiler daha çok kırsal alanda yaşıyor, Şemsiler de öyle. Annuaire Oriental adlı bir ticari yıllık var. Bu yıllığın 1914 baskısının Diyarbakır kısmını incelediğimizde buradaki isimlerin yaklaşık yüzde 80’inin Ermenilerden oluştuğunu görüyoruz. Kuyumculukla uğraşan 12 firmanın tamamının, 11 duvar ve taş ustasının 10’unun, 9 bakır tüccarının ve ipekli kumaş üretimi yapan 10 firmanın tamamının, pamuk, ipek, tahıl, yün vb malların ticaretiyle uğraşan 38 tüccarın 29’unun Ermeni olduğu isimlerinden, soyisimlerinden anlaşılıyor. Şehrin tek oteli de yine bir Ermeni’ye ait. Bu toplulukların kendi dinsel mekânlarının yanı sıra okulları da vardı. Ermeni okullarında okuyan öğrencilerin sayılarına ulaştım: 1901 yılında iki Ermeni okulunda 560’ı erkek, 324’ü kız olmak üzere 884 öğrenci okuyor ki, kız çocuklarının okullaşma oranının çok yüksek olduğunu gösteriyor bu rakamlar. Ermenice yayımlanan gazeteler, tiyatro grupları, Ermeni ve Süryani bandoları şehrin sosyal hayatının da son derece renkli olduğunu gösteriyor. Bunlar hep fotoğraflarıyla yer alıyor sergide. 

Eski Diyarbakır bugünkünden fiziki olarak epey farklı değil mi?
Evet. 20. yüzyıl başında şehir, Suriçi’nden ibaretti. Surlar, 5 kilometreyi aşkın uzunluğa sahip, kuşbakışı bakıldığında bir kalkan balığı görünümünde. Dört kapısı var ki bunlar üç metreden geniş olmayan daracık kapılar, kapalı bir şehir. 1930’larda şehir hava alsın diye Dağkapı’dan başlayarak surları yıkmaya başlamışlar ama Fransız mimar-arkeolog Albert Gabriel’in çabalarıyla, sadece birkaç yüz metrelik sur gittikten sonra, yıkım durdurulmuş. Bu serginin, şehrin mimari tarihi açısından da Diyarbakırlılara bir şeyler anlattığını düşünüyorum. Şehrin uyumlu mimari dokusunu gösteren eski fotoğraflar koyduk. Ayrıca yok olan kiliselerin, havranın yerlerini harita üzerinde işaret ettik. Bunların nasıl bir süreçte yıkıldığına dair fotoğraflar koyduk. 

Bir yazınızda “Türkiye’de tarih genellikle Türkler üzerinden anlatılır. Bu, özellikle şehir tarihlerinde dikkat çekicidir” demiştiniz. Bu konuda bir değişiklik olduğunu düşünüyor musunuz?
İlkokul eğitiminden başlayarak, popüler tarih yazımında bütün bu şehirler Türkler tarafından kurulmuş, bunların gelişimine sadece Türklerin katkısı olmuş gibi anlatıyoruz. Türk-Müslüman olmayan grupların varlığı sadece olumsuz ifadelerle zikrediliyor: Bunlar Kurtuluş Savaşı yıllarında birden ortaya çıkıyor, düşmanla işbirliği yapıyor, bizi arkadan hançerliyor; sonra hak ettiklerini bulup ortadan çekiliyorlar. Böyle çarpık bir tarih eğitimi de Türk’ten başka herkesi düşman gören, içimizdeki farklılıklara bile tahammülsüz, saldırgan kuşaklar yetişmesine neden oluyor. Son yıllarda bunun değiştiğine, değişeceğine dair işaretler gördük. Ders kitaplarında bazı iyileştirmeler yapıldı. Benim ‘100 Yıl Önce Türkiye’de Ermeniler’ kitabımın kapağındaki İzmit Ermeni mahallesi fotoğrafı, bizim kitaptan alınarak, 6. sınıfların kitabına kondu. Yani İzmit’te bir dönem gayrimüslimlerin de yaşadığı sempatik bir fotoğraf eşliğinde, olumsuz nitelendirme yapmaksızın öğrencilere gösteriliyor. Ama bir bakıyorsunuz, eskisinden beter ifadeler de başka yerlere sıkıştırılmış ya da Ermenilerin Türklere nasıl soykırım yaptığına dair kompozisyonlar istenmiş. Geçenlerde Malatya’da Ermeni mezarlığında yıkım yaptılar. Yıkımı belediye yapmış ama başkan bunu savunamıyor, üzüntüsünü beyan ediyor. “Kurtla yer, çobanla ağlar” diye bir halk deyişi vardır. Yöneticilerin tavırları sık sık bana bu sözü hatırlatıyor.