Dört oyuncudan tek nefeste çıkan bir masal

Dört oyuncudan tek nefeste   çıkan bir masal
Dört oyuncudan tek nefeste   çıkan bir masal
DOT, sezonu, dört oyuncunun tek bir bedenmiş gibi sahnelediği masal tadında bir oyunla açtı. 'Sarı Ay'ı yönetmeni Pınar Töre'den dinledik
Haber: BAHAR ÇUHADAR / Arşivi

DOT, sezonu, İskoç yazar David Greig’in ‘Sarı Ay’ı ile açtı. Baştan söyleyelim, bu sezon muhtemel ki kulağınıza en çok gelecek oyunlardan olacak ‘Sarı Ay.’ Bir kaçış öyküsü önümüzdeki; bir yolculuk, bir baba-oğul, bir aşk, bir ‘kendini kabul ettirmeye çalışma’ öyküsü. ‘Mutlu sonla’ bitmeyen bir masal. Hayatla, toplumla, kendileriyle başa çıkamayan gencecik Lee ile Leila’nın soluksuz macerasının 1 saat 10 dakikaya sığdırılmış hali.
‘Sarı Ay’ı akıllara kazıyacak olan ise anlattığından çok, anlatım biçimi. Dört oyuncu adeta aynı anda tek ve uzun bir nefes alıp sonra o nefesi oyun süresi boyunca müthiş bir matematikle parçalara bölüp, hikâyeyi önümüze seriyor. Oyun İbrahim Selim (Billy ve Frank), Gizem Erdem (Lee’nin annesi), Su Olgaç (Leila Suleiman/ Dönüşümlü olarak Ayşecan Tatari) ve Kaan Turgut’a (Lee Macalinden) teslim. Oyuncular sadece karakterlerine değil, hikâyenin kendisine de bürünüyorlar. Anlatıcı oyuncu olarak karakterlerini tanıtıyor, öykünün anlarını anlatıyor, bir yandan da karakterlerini oynuyorlar. Lee ve Leila’nın şehirde başlayıp dağlarda süren maceralı yolculuğu boyunca karşılarına çıkan her şeyi bu sekiz kol ve sekiz bacaktan oluşan ve tek bedenmiş gibi hareket eden kusursuz makineden izliyoruz. Görmemiz, sesini duymamız gereken her ne ise kimi sahnede tren, kiminde bir geyik, kiminde Ay’ın ta kendisi...
DOT oyunlarında sahnede görmeye alışık olduğumuz Pınar Töre, ilk yönetmenlik deneyiminde oyuncuları da seyirciyi de ince ince işlenmiş, geçişli ama eli ayağı birbirine dolanmayan bir rejiye sokuyor.
Başa dönüp öykünün anlattıklarına uğrayalım: Beş yaşındayken babası tarafından terk edilen, annesi ve onun belalı sevgilisi Billy ile yaşayan, ‘sorunlu’ çocuk Lee ve Suriye göçmeni, yaşadığı Batı toplumunda ‘yalnız’ kalmaya mahkûm Leila’nın öyküsü bu. Lee’nin Billy’yi ‘öldürmek zorunda kalması’ üzerine başlayan bir kaçış öyküsü. Yaşadığını ancak kendisine zarar vererek hisseden Leila ile tesadüfen tanıştığı Lee’nin çocuksu aşkının, Lee’nin babasını bulmak üzere kendilerini dağlara vurmalarının, ‘Her şey güzel olacak’ umuduna rağmen hiçbir şeyin ‘güzel’ olmayışının öyküsü.
‘Sarı Ay’ı yönetmeni Pınar Töre’den dinledik. Oyun ekim boyunca her çarşamba, perşembe ve cuma 21.00’de, DOT’ta. 

Metin nasıl geldi önünüze? 

Oyunu Murat (Daltaban), Edinburgh’ta izlemişti. Çok sevmişti, bana da sordu “Sarı Ay’ı yapar mısın?” diye. Hikâye anlatıcısı fikri hoşuma gitti, seve seve kabul ettim.

Çok katmanlı bir oyun izliyoruz...

Üç aşama var. Bir anlatıcı var, bir de karakterler, oyuncular onlara bürünüyor. Bir de o karakterin içindeyken anlattıkları aşama var. Biz sadece biraz daha detaylandırdık. Oyuncuların sadece karaktere değil mekâna, objeye bürünmesini de kattık. Hepsini ortak şekilde hep bir ağızdan anlatabilecekleri şekilde kurguladık. Metni aldığımda, sözün uzantısı olarak bedeni kullanacağımı biliyordum. Oyunda anlatıcı dediğimiz unsur, koral bir çalışma. ‘Hansel ve Gretel’, ‘Kırmızı Başlıklı Kız’ gibi masallara referanslar olması da hoşuma gitmişti. 

İlk yönetmenlik deneyiminiz mi? 

Evet, zor bir süreçti hakikaten. Bir dünya hayal ediyorsun ve onu oyuncu arkadaşlarınla hayata geçirmeye çalışıyorsun. Ama o dünya yaratma faslı çok keyifli.

‘Supernova’dan sonra DOT’un fiziksel tiyatroya iyice yaklaştığını görüyoruz... Çalışma süreci nasıldı?

Fiziksel tiyatro üzerine kafa yorduğumuz bir şeydi. Tan Temel ve Sernaz Demirel’le ‘Supernova’yı çalıştığımız gibi çalıştık. O fiziksellik, fiziksellik olsun diye orada olan bir şey değil. Bir masal anlatıyoruz. Oyuncu da sonuçta bedeniyle, sesiyle bir bütün. Dört sandalyemiz, bir şapkamız var. Başka bir şey yok.


Öykünün size verdiği his ne?

Yolculuk hikâyesi olması önemli. Kendini arama, keşfetme yolculuğu. Öteki olma hali, toplumsal önyargılar, toplum içinde genç olmanın zorluğu, aynı dili konuşamamak. Hareketi hikâyeden ayırmıyoruz. Amacımız o duyguyu, enerjiyi, hikâyeyi hareketle anlatmak. Bir hikâye anlatmanın bir milyon yolu var. Her halinde oyuncu bedenini kullanarak da hikâyeyi anlatır. Burada onu başka bir kademeye taşıyoruz.