'Dünya diye bir yer olduğunu unuttuk!'

'Dünya diye bir yer olduğunu unuttuk!'
'Dünya diye bir yer olduğunu unuttuk!'

5N1K, 19.30 da CNNTÜRK te!

Cüneyt Özdemir, 5N1K'yı dün akşamdan itibaren Londra'dan sunmaya başladı. Özdemir, "Belki de böyle bir 'Türkiye gündeminden' uzak durarak biraz da dünya gündemine bakabiliriz..." diyor
Haber: İPEK İZCİ / Arşivi

Yaklaşık bir yıl önce gazeteci Cüneyt Özdemir’le yeni programı Soru- Yorum ’u konuşmak için bir araya gelmiştik. Gündem yine yoğundu; sohbetimiz Türkiye’de gazeteciliğe, memleket hallerine kadar uzanmış, Özdemir “Bana bir Gülenci, bir ulusalcı, bir AKP ’li, bir solcu diyorlar. Olmak istediğim yer tam da burası” demişti. Bu kez buluşma nedenimiz ise artık Londra’dan yayımlanan 5N1K programını konuşmak.
14’üncü yılına giren 5N1K, bundan böyle Londra’daki CNNTÜRK stüdyosundan yayımlanıyor. Baştan söyleyeyim; Özdemir, Türkiye gündeminden geri kalacağını düşünenlerle hemfikir değil: “Londra’da evde bir uydu sistemi var ki bütün lokal yayınları izleyebiliyorum. Köy televizyonlarında halay çeken mi istersin, düğün yapan mı... Bakmak isterseniz Türkiye gündemi zaten cebinizdeki akıllı telefonun içinde... Tam da dediğiniz bu gündemden uzak kalmak istiyorum.” Türkiye’de yıllardır ‘gündem’ diye sunulan şeyin, her pazartesi değişir gibi gözüken ama hep kendini tekrar eden kısır tartışmalar manzumesi olduğunu söyleyen Özdemir, “Belki de böyle bir ‘Türkiye gündeminden’ uzak durarak dünya gündemine bakabiliriz ne dersiniz?” diye sorup ekliyor: “Dünya diye bir yer olduğunu unutalı ne kadar oldu bir düşünün isterseniz!”
Programa gelince, bundan böyle içerikte popüler kültür daha ağır basacak. Özdemir sahada çok görünecek, haberin bizzat içinde yer alacak, ekibiyle farklı dosyalar hazırlayacak. 2012 model bir 32. Gün programı hedeflediğini söyleyen Özdemir, “Bir zamanlar 32. Gün dünyaya açılan penceremiz olmuştu, işte ben de bunu başarmaya çalışacağım” diyor. 

Düdüklü tencere demokrasisi 


Bu arada yazın kendisi için kolay geçmediğini, yazılarından dolayı Başbakan tarafından anılmanın çok da matah olmadığını ve mesleği adına stresli anlar yaşadığını, hâlâ da yaşıyor olduğunu anlatıyor Özdemir: “Bana yönelik kızgınlıkları, eleştirileri kişisel almıyorum ve kişisel olarak da cevaplamıyorum.” Ama köşe yazılarıyla dolaylı yoldan cevap vermiş olmuyor mu? “Vermiyorum” diyor: “Derdim o bana bunu demiş değil sonuçta gazetecilik yapmaya çalışıyoruz. Seçilenler, atananlar görevlerini yapmaya çalışıyor.” “Ama herkes herkesin alanına müdahil” diye araya giriyorum, “Az önce söylemek istediğim buydu” diyor: “Mesele Ahmet’in, Mehmet’in, Cüneyt’in ne yaptığı değil, herkesin kendi sınırları içinde neler yaptığı… O sınırlar aşıldığı zaman mesele kişisellikten çıkıyor, Türkiye meselesine dönüşüyor. Bunu düdüklü tencere demokrasisi diye tanımlamıştım. Düdüklü tencerenin düdüğünü açmayıp, sıktığınız zaman o basınç ortamı tencerenin içindeki her şeyi etkiliyor, fasülyenin yanındaki soğan da payına düşeni alıyor domates de… Şakayla karışık anlatıyorum ama durum ne yazık ki böyle!”
Baba olduktan sonra empati duygusunun daha da geliştiğini söyleyen Özdemir, artık şehit haberlerinin kendisini daha çok etkilediğini anlatıyor: “Eskiden dünya yıkılsa ben serinkanlıydım. Benim de oğlum var ve 25 şehit haberi gelince, bu benim başıma gelseydi ne olurdu diye düşünüyorum. Eskiden bunu bu kadar net hissetmiyordum, şimdi hissediyorum.” Ölümlerin bu kadar kanıksanmasını ise acı eşiğimizin yükselmesine bağlıyor. Her çatışma sonrası yapılan “Şu kadar şehit verdik ama biz de şu kadar PKK ’lı öldürdük” açıklamalarına da itirazı var: “10 şehit var ama 30 PKK’lı öldürüldü gibi övünç dolu bilançolar yayımlanıyor. Sanki bir canın bedeli belirlenmiş de kaç canla pansuman yapılacağı umuluyor. Vicdanınızı bir kez yitirmeyin, bir kez kana kan demeyin böyle oluyor işte! Kan banyosu! O zaman meseleyi kapatıyor mu oluyoruz yani? Onlar bu ülkenin gençleri değil mi, bir çatışmada aynı ülkeden 40 genç ölmüş oluyor. Aynı mahallede farklı evlere ölüm haberi ateş gibi düşüyor. Bir insan öldükten sonra ölümün rengi, dini, dili, ırkı yok, bir ailenin çocuğu ölmüş oluyor, o kadar… Sonra bakıyoruz basınımız yana yakıla ‘Vatan sağolsun’ diyecek acılı ana-baba peşine düşmüş! Tamam ‘vatan sağ olsun’ sağ olmasına da, biraz da bu ülkenin gençleri de sağ olsun. Daha kaç genç ölünce bu vatan sağ olacak?”