Dünya son 50 yılda bir bombaya dönüştü

Dünya son 50 yılda bir bombaya dönüştü
Dünya son 50 yılda bir bombaya dönüştü
Çalışmalarında çoğunlukla eleştiri ve mizahı bir araya getiren Turgut Yüksel dördüncü kişisel sergisi 'Kısık Ateşte Yüzyıl' ile ALAN İstanbul'da. Yüksel, 20. yüzyıldan bugüne insanlık durumunu ve insanın bir türlü akıllanamamasını eleştirirken toplumsal ve politik pek çok konuya da işaret ediyor.
Haber: HÜLYA AVTAN - hulyavtan@gmail.com / Arşivi

Serginin nasıl bir hazırlık süreci oldu?
2014 başında 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı başladı. Bu düşünce üzerinden çalışmaya başladım. Zaman içerisinde mekân araştırmaları, metne uygun desenler, sergi serisini oluşturmakla geçti. Sonrasında onu malzemeye dökmek, o teknik bir kısımdı. Ağırlıklı olarak içeriği görsel olarak nasıl doldururum mesaisiydi.

Sergideki çalışmalar bir şeyleri eleştirdikleri kadar öfkeliler de diyebilir miyiz?
Salt öfke değil de kızgınlık var. 1. Dünya Savaşı aslında dünya savaşı değildi, Avrupa’da olan bir savaştı. Fakat yıkımı o kadar güçlü oldu ki insanlık bunu dünya savaşı olarak adlandırmayı tercih etti. Çünkü kümülatif yıkımlar oldu. Mahşerin dört atlısı tek tek aşağı indi. Savaşta hepsi o kadar parça parçaydı ki savaşta ölen insan sayısı kadar, savaşta yayılan İspanyol gribinde ölen insanlar oldu. Sonrasında insanların akıllanması gerekir ya, 20 sene sonra gerçek dünya savaşı başladı. İnsanlığın savunduğu o modernite, medeniyet, mekanik ilerleme, birden çok büyük bir yıkım olarak geldi. Eşliğinde faşizmle, eleştirme ve eleştirilme laf olarak da kalmadı, direkt imha etme üzerinden geldi. Tabi o savaştan sonra insanın tekrar akıllanması gerektiğini düşünüyorsun. Sürekli durmak bilmeyen bir iç savaş haline geldi. Metin araştırmaları sırasında Milan Kundera’nın Roman Sanatı kitabında şunu bulmuştum “Modern Çağ birbirinden farklı uygarlıklara bölünmüş insanlığın bir gün birleşeceği ve böylelikle sonsuz barışın sağlanacağı düşleri içindeydi. Bugün dünya tarihi nihayet bölünmez bir bütünlük oluşturuyor ama uzun zamandır düşlenen bu insanlığın birliğini gerçekleştiren ve ayakta tutan şey gezgin ve sürekli savaştır. İnsanlığın birliğinin anlamı şu: Hiç kimse bir yere kaçamaz.” Bu herkesin övgüyle yaklaştığı kültürel gelişme, tıpta gelişme bir yıkım olarak dönmeye başladı ve çıkış noktası insanlığın bu büyük aptallığına duyulan bir kızgınlık gibi ortaya çıktı. 

Turgut Yüksel
Bu akıllanamama durumumuzu siz neye bağlıyorsunuz?
Birçok parametrenin birleşmesiyle oluşuyor bu aslında. 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan ulus tanımı sınırları daha da güçlendirdi ve coğrafya sınırının ötesinde bir sınır oluşturdu ‘benim ulusum’. Bununla ötekileştirme başladı, onun kötülüğünü isteyen başka bir ulus tanım içerisine geldi. Sonrasında iktidarlar çok keskinleşmeye başladı. Kapitalizm ve neoliberalizmle her iktidar kendi varlığını idame ettirmek için bir korku ve düşman yaratmak zorunda. Bu önceden de vardı ama daha ağır ilerleyen bir şeydi, artık fanatikleşme boyutunda, daha da taraftar toplayıcı bir halde ilerliyor. 1. Dünya Savaşı’na kadar insan kendini tanımlamıştı. Devlet, din, aile vardı; savaşla bu darmadağın oldu ikinci savaşla sıfırlandı. Varlığını tekrar tanımlama ihtiyacı doğdu, bunu yaparken de eski şeylerin işe yaramadığını gördü. Kendisini koruyacak mevhumlar sıfırlanınca yeni bir tanım ortaya çıkardı. Sonrasında devletler oksimoron bir söylem geliştirdi “Dünya barışı için silahlanmak gerekir”. Bütçenin büyük bir kısmını silaha yatırıp aynı zamanda barışı savunuyorsan büyük bir yalancısındır. Bu yalancılık durumu ekonomik parametrelerle de bağlı. Yanılmıyorsam binin üzerinde nükleer başlık var ve ülkeler bu nükleer başlıkları muhafaza etmek için her sene 110 milyon dolar harcıyor. Dünya son elli sene içerisinde büyük bir bombaya döndü hepimiz üzerinde oturuyoruz ve oturduğumuz yerden barışı konuşuyoruz. 

Turgut Yüksel, Neo Abraham, 2014
Kent yaşamı eleştirisi de var çalışmalarınızda.
İki seneye yakın Ot dergisinde ‘kent yaşamı rehberi’ yazıları yazıyorum ve İstanbul’la süper dalga geçiyorum. Çünkü kent yaşamının bana göre övülecek bir tarafı yok. Sadece İstanbul’da yaşadım ve İstanbul üzerine konuşacak olursak her türlü şekilde çok rahatsız edici bir yandan da her türlü iktidarın en büyük gözdesi. İktidarın kendini somutlaştırabileceği bir alan haline geldi. Cumhuriyetten itibaren her iktidar çok radikal değişiklikler yaptı ama kentin kent olduğunu unuttu. Kentin dokusunu, içinde yaşayanları, var olanı, ürettiği kültürü unutup başka bir şey inşa etme üzerine gitti. Adnan Menderes’in gelip yarımadada Vatan caddesini, sahil yolunu açması, Dalan’ın Tarlabaşı’nı açması, en sonunda da Erdoğan’la Gezi Parkı dönemi. Kentin sesini dinlemeden, dikme meselesi, muktedirin oyuncağı. Kentsel dönüşüm denilen tuhaf bir şey var, daha fazla rant sağlamak amaç. Bunun dışında çok gürültülü, kalabalık zamanı hissettirmeyen bir durumu var. Ve çok yapay, normalde bir ülkenin nüfusunun artması için en azından 10 sene geçmesi gerekir. Ama burada her sene artıyor, ekonomik cazibe merkezi vs sebeplerden. Ama birden şehri şehir yapan vasıflar kayboldu. 

Turgut Yüksel, Doğal Savunma, 2014Kent yaşamı içinde de bir tür ötekileşme söz konusu...
Bir seminere katılmıştım, ‘Kültür ve Tasarım’ diye, benden önce mühim bir isim çıkmıştı ve AVM’ler o kadar normalleşmiş ki, şunu sordu “Devlet ne için açılan her AVM’ye 200 metrekare sanat alanı yapmasın?” Benim için tuhaf bir cümle bu. Ben de her şehir bir kültürü ister istemez üretir ama artık şehir son zamanlarda kötü kültür üretiyor dedim. Ve Çekmeköy’den örnek verdim. Birden orada üç metre duvarla ayrılmış, içinde yapay gölü olan, süper lüks şeyler çıkmış. Şimdi o coğrafyanın tarihsel yapısını bilmezsen, o yapıyı oraya kuş kondurur gibi kondurursun. Ama bir süre sonra oradaki arabanın camına taş atılacak ve kötü olarak da oradaki gençler gösterilecek. Hayır, kötü genç değil, o tasarımı yapmak. Çünkü her mahallenin kendi sosyal yapısı vardır. Yoksul insanların ortasına üst sınıfı yerleştirirsen olmaz, onunla dalga geçiyormuş gibi bir şey bu. Hayatını sürdürme konusunda o zaten acı çekiyor. Yeşilçam’da vardır ya, mahallenin zengini sevilmez, çünkü o başka bir durumu temsil ediyordur. Birden oraya 500 zengin sokulunca burada kötü tasarım yapmaya başlıyorsun.

Aile kurumu ne ifade ediyor sizin için? 

Turgut Yüksel, Aile Bağları, 2014

Temelde bir aile mevhumu vardır ama bu siyasi iktidarın içeriğiyle çok oynadığı bir durum. Tanımlanmış bir aile var, en basitinden bir ailenin 3 çocuğu olması gerekir. Yani çocuğun yoksa aile değilsin. Ya da en basitinden bir erkek için hayat programı çok nettir. Okula gitmek, askerlik, işe girmek, evlenmek, çoluk çocuk, araba taksidi, ev taksidi sonra ölecek. Bu aile değil. Siyasi iktidarın kendi egemenliği içerisine alabileceği bir tanımlanmış bir kurum olmaya başlıyor ve bu çok tehlikeli bir durum. Yanılmıyorsam Churcill söylemişti zamanında, üç çocuk çünkü birinci anneye bakacak, ikincisi babaya bakacak üçüncüsü devlete bakacak. Devlet ne yapacak burada? Hitler zamanında 5 çocuğa çıktı bu. Nüfus iktidarın sevdiği bir şey ucuz işgücü ortaya çıkartıyor. Burada da sisteme biat eden, onla var olan bir aile tanınıyor. O yüzden de çok içi boşaltılmış, ama hala daha oynanmaya devam edecek. İnsanın en mahremine burnunu sokabilecek bir artistlik var ortada. Aile sürekli mülkiyetle ilişki içinde. Çocuk sahibi olmamayı ihanet olarak tanımlamak çok saçma değil mi? Bir de ben sonrasında nüfus sayımlarına baktım, o ihanet ne zaman gerçekleşti anlamadım nüfus her zaman artıyor. 

Turgut Yüksel, İnsanlık İlerliyor, 2014
Neden böyle bir tekniği tercih ettiniz peki?
En önemli sebebi renk körü olmam, renk bilmiyorum o yüzden de kullanmamayı tercih ediyorum. Hatta çizgi roman çizerken renkli çiziyordum ama arkadaşlarım bana renkler hazırlıyorlardı. Ama bunun avantajları da var tabi, iyi boyarım gri tonajına hâkimim. Bu teknik zaman içinde gelişti. Ama bu insanlığın ilk tekniği zaten, mağara resimlerinde de silüet var. Avrupa’da çok kullanıldı. Onun üzerine gittim. Hem avantajı var, hem zorlukları var. Işık gölge yok, dramatik unsur ortadan kalkıyor, her şeyi o sahne üzerinden tasarlamak zorluğu başlıyor. Avantajı da bana göre gereksiz her şey ortadan kalktığı için etkisi daha güçlü olmaya başlıyor.

Son olarak, yeni bir kitap yazıyor musunuz?
Şu anda yeni bir kitap yazdım o basılacak, ama ismi belli değil henüz. Ben çizmeye yazarak başladım zaten. Hep çiziyordum ama yazı bir tık daha öndeydi. Çizmeye de çizgi roman senaryosu yazıyordum. O yazı üzerine çizmeye başladım. Üniversitede hikaye analizi üzerine ders veriyorum. Edebiyat farklı bir yol gösterici ya, bir yandan insanlık tarihine de çok eşlik edici bir durum. Öyle bir çalışmaya gireceğim, romanlar üzerinden insanlık atlası. İlk roman olarak Don Kişot’la başlayacağım. Don Kişot’taki karakter neydi daha sonra ne oldu? Birden Kafka’da bir şeyden yargılanıyor ama neden yargılandığını bilmez hale geliyor. Camus’da idam cezası alıyor ama savunma yapmayı reddediyor. Yaşadığı çağı ve alttan giden zamanı eleştiren bir varoluş tanımlamaları var. İnsanlık o kadar aciz hale gelmiş ki, bu acizlik içinde sürekli kendini yeniden tanımlama ihtiyacı hissediyor ama giderek daha da karanlık. Umut duyacağı şey giderek azalıyor.

Turgut Yüksel’in ‘Kısık Ateşte Yüzyıl’ başlıklı sergisi 24 Ocak’a kadar ALAN İstanbul’da.