'Düşlerinde özgür dünya' olanların hikâyesi...

'Düşlerinde özgür dünya' olanların hikâyesi...
'Düşlerinde özgür dünya' olanların hikâyesi...
Mısır'da 2011 devriminden sonra hayatı kökten değişen bir kadının (Maspero katliamında hayatını kaybeden ve "Mısır Devrimi'nin Guevera'sı" diye anılan Mina Daniel'in kız kardeşi Mary) izini süren 'Kelebeğin İzi', 34. İstanbul Film Festivali'nde seyirciyle buluşuyor. Belgeselinin görüntü yönetmeni ve ortak yapımcısı Necati Sönmez, Tahrir'le ve filmle üç yıl önce başlayan ilişkisini Radikal için yazdı.
Haber: NECATİ SÖNMEZ - necson@hotmail.com / Arşivi

KELEBEĞİN İZİ/ ATHAR AL-FARASHA/ THE TRACE OF THE BUTTERFLY

Yönetmen: Amal Ramsis / Görüntü yönetmeni: Necati Sönmez / Yapımcı: Necati Sönmez, Amal Ramsis / Mısır, Türkiye , Fransa / 2014 / DCP / Renkli / 68´
7 Nisan Salı 19:00 Atlas 2*/ 8 Nisan Çarşamba 11:00 Rexx 2 */ 18 Nisan 13:30 FKM (* işaretli seanslar film ekibinin katılımıyla yapılacak)

Üç sene önce Kahire’ye yerleşmeye karar verdiğimde, şehre ve ülkeye bugünkünden çok farklı bir atmosfer hâkimdi. 25 Ocak 2011’in üzerinden henüz bir sene geçmişti, ülke genelinde esen devrim rüzgârlarının etkisi her yerde hissediliyordu. Mısırlılar -hep söylendiği gibi- korku eşiğini aşmış, adeta yıllardır kilitli duran bir kapıyı aralayıp büyülü bir dünyaya adım atmış gibiydiler.
2011 başından itibaren Tahrir’de, sadece isyan, devrim fikri, farklı bir gelecek umudu, kolektivite ruhu boy vermedi, mizah, aktivizm ve yaratıcılık da çiçeklendi. Devrim, ‘sanki’ değil basbayağı göz kırpmış, hatta bir kıvılcım çakmıştı ve o sayede insanlar gündelik hayatın uyuşukluğundan sıyrılıp büyük hayaller kurmaya başlamıştı. O kıvılcım havai fişeklere dönüşmeye başlamış, aydınlık bir gelecek ve başka bir dünya hayali elle tutulur hale gelmişti. Bütün bu dönüşüm, sokaklara, kahvelere, evlere, kent duvarlarına da yansıyor, sosyal hayata başka türlü bir dirilik katıyordu. Tıpkı şu an akıl almaz bir karşı-propaganda kampanyası ile kriminalize edilmeye çalışılan Gezi sürecinde olduğu gibi...

KENDİMİ 68’İN PARİS’İNDE GİBİ HİSSETTİĞİM TEK YER KAHİRE...
Kısacası, yaşadığınız çağa –ve özellikle dünyanın bu tarafına- bakışınızı yeniden gözden geçirmeye zorlayan bir enerji vardı Kahire’nin havasında. Bazı arkadaşlarımın şaşkınlıkla karışık “Ama neden Kahire? Ne yapıyorsun orada?!” yollu sorularını, “Kendimi 1968’in Paris’inde gibi hissettiğim tek yer orası” diye yanıtlıyordum. (Diyelim Berlin, Amsterdam veya Boston’a taşınsaydım eğer, muhtemelen bu kararım daha olağan karşılanacak, böyle sorulara muhatap olmayacaktım.) Mısır’a yerleşmemde kişisel sebeplerimin yanı sıra, bu renkli politik atmosferin payı büyüktü. Ama yaşamaya ve kültürünü solumaya başladıktan sonra oraya daha da bağlanmam, büyük ölçüde Tahrir’de tanıdığım ve hayat boyu unutamayacağım insanlar sayesinde oldu.

Derin bir uykudan, aslında öyle ansızın da değil, uzun erimli bir mücadele sonucunda uyanan Mısır’ın ‘düşlerinde özgür dünya’lar beslemeye başlayan gençleri Tahrir’de hayatlarına sıfırdan başlamış gibiydi. Bu da onlara gündelik hayatın esaretinden, her tür baskı ve sınırlamalardan, toplumsal tabulardan azade müthiş bir ruh özgürlüğü veriyordu; zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların özgürlüğü. (Devrim rüzgârı ebeveynleri de değiştiriyor; mesela daha önce kızlarına eve geç geldiği için öfkelenen anneler, bu sefer ‘Herkes meydanda iken evde ne işin var?!’ diye sitem ediyordu.)

“MISIR’IN CHE’Sİ” MINA DANIEL’İN KARDEŞİ MARY!

Mina Daniel
Tahrir’deki gösterilerde herkesin tanıdığı, sıkça uzaktan görüp elindeki kızıl bayraktan ayırt ettiğimiz, ancak yanına gidip tanışınca ne denli ufak tefek olduğunu fark ettiğimiz 40’larında bir kadın, Mary Daniel bunlardan biriydi.
Herkes onu Mina Daniel’in kardeşi olarak tanıyordu. Mina Daniel, Tahrir’in en tanınmış yüzlerinden biriydi ve Mübarek devrildikten sonra uzun süre yönetimi elinde tutan Askeri Meclis döneminde, 9 Ekim 2011’de Maspero adı verilen TV binası önünde gösteri yapanlar arasındaydı. Barışçı gösteri yapan çoğunluğunu Kıpti’lerin oluşturduğu grubun üzerine o akşam tanklarla, tüfeklerle yürünmüş ve 27 kişi öldürülmüştü. Tarihe Maspero katliamı olarak geçen bu kıyımda vahşice katledilenler arasında Mina da vardı. Ölümünden sonra, bugün hâlâ Kahire’nin her yerinde duvarlarda graffiti portresine rastlayabileceğiniz yüzüyle, devrimin simgelerinden biri haline gelecekti.


Mary Daniel
Henüz 21 yaşındaydı Mina... Sakalı ve görüntüsüyle “Mısır’ın Che Guevara’sı” olarak nam salmıştı ve tam da Che’nin ölüm yıldönümünde katledilmişti. Mina’nın ölümünden sonra kız kardeşi Mary, TV kameraları önünde katillere açıkça meydan okumuş, Askeri Meclis’i suçlayıp adalet talep etmişti. Mısırlar onu ilk kez bu görüntüyle tanıdı.
O güne dek kimsenin adını duymadığı sıradan bir kadın, aynı anda hem orduyu, hem içinden geldiği Hıristiyan (Kıpti) toplumunu temsilen kiliseyi, hem de onu susturup korkudan olayı kapatmak isteyen kendi ailesini karşısına almaktan çekinmemişti.

EN BÜYÜK DEVRİMİ KENDİ HAYATINDA YAPTI
İşte bu kısa görüntü, devrimin hemen öncesinde, Mübarek döneminin akla ziyan yasakları hakkında yaptığı “Yasak” (Mamnou) adlı filmiyle tanınan Amal Ramsis’in beynine kazınmıştı. Katliamdan sonra Tahrir’in müdamimi haline gelen Mary hakkında film yapma kararı vediğimizde, meydanda yanına gidip tanıştık. Amal ertesi gün bir kahvede buluşup fikrini açıkladı, derken Mary müthiş hikâyesini bir çırpıda anlatıverdi. Ailesi tarafından, evde kalacak korkusuyla kendisinden hayli büyük bir adamla zorla evlendirilmiş, bu mutsuz evliliği 15 yıl sineye çekmiş, kilise ve aile baskısı yüzünden boşanmaya cesaret edememiş, fakat kardeşinin öldürüldüğü gece bir daha geri dönmemek üzere kocasını terk etmişti. En büyük devrimi kendi hayatında gerçekleştirmişti.

BU KADAR GÖZYAŞI DÖKECEĞİM BAŞKA BİR FİLMİM OLMAZ UMARIM Kİ!

Mary ile, bir buçuk sene boyunca çekim yaptık. Bu süre zarfında, Mısır’ın içinden geçtiği çalkantılı dönemi de belgeleme şansımız oldu. Hemen her hafta gösteriler oluyordu; bu arada polis saldırılarının sertleşmesi, yanı sıra Mursi’nin koltuğu sallanmaya başlayınca Müslüman Kardeşlerin milislerini sokağa sürmesi ile habire yeni şehitler veriliyordu. Bir gün geliyor, daha önce çekim yaptığımız gençlerden birinin ölüm haberini alıyorduk. Mina ve Mary’nin hüzünlü hikâyesi yetmezmiş gibi, her seferinde hikâyemize yeni bir acı katılıyordu. Daha önce gerek ölüm cezası gerekse Gazze'deki kıyım üzerine birer film yapmış, birbirinden acıklı hikayelerle haşır neşir olmuştum. Ama hayatımda çekim ve kurgu sürecinde bu kadar gözyaşı dökeceğim başka film olmaz, umarım ki!


Çekim süreci, dünyanın en büyük kitlesel hareketi olarak tarihe geçen ve Mursi’nin kürsüden düşmesiyle sonuçlanan 30 Haziran 2013’te son buldu. Ardından yapım sıkıntıları yüzünden, post-prodüksiyon için uzun bir bekleme süreci girdi araya. (‘Arap Baharı’nın modası geçmişti, kimse Mısır hakkında bir belgesele para yatırmak istemiyordu artık!) Sonunda Fransa ve İspanya’dan birer stüdyonun destek vermesiyle kurgu tamamlandı ve Mahmoud Darwish’in meşhur şiirinden esinlenerek “Kelebeğin İzi” (The Trace of the Butterfly) adını alan bu belgesel çıktı ortaya.

30 Haziran sonrası ayrı bir öykü, Mısır’ın çalkantılı yakın tarihinde yeni bir sayfa... Şu sıralar ne yazık ki, nereye çıkacağı belli olmayan karanlık bir tünelden geçiyor Mısır. Ama 2011 devriminin ruhu, Mina’nın mirasında ve Mary’nin kişisel hikayesinde yaşıyor, tıpkı başka binlerce insanın kendi yaşam deneyiminde olduğu gibi. ‘Kelebeğin görünmeyen izi’ aramızda dolaşıyor; sanırım filmi acılı olduğu kadar umutlu da kılan nüve bu oldu.

Darwish’in şiirinde dediği gibi:
“Kelebeğin izi göze görünmez
Kelebeğin izi asla kaybolmaz
Manaya can verip uzaklaşan
Gizemlinin cazibesidir o.”