Dylan serin ve derindi

Dylan serin ve derindi
Dylan serin ve derindi

Dylan?ın cool şanına yakışır, sakin, temiz bir konser seyretmiş olduk.

Bob Dylan, kırçıllı sesi ve sessizliğiyle beklenildiği üzere serin ve derindi. Seçtiği şarkılarla konserini bir anti-vaaza dönüştüren Dylan'ın bizi çok tuhaf yerlere sürüklediği aşikâr
Haber: PELİN BATU / Arşivi

Bütün gün ateş haberleri, intifada naraları ve politika nakaratları dinledikten sonra bir Dylan konseri... Aslında bütün bu olanlardan sonra ancak Dylan gidebilirdi. Ama tam da değil. Bazıları, politik duruşlarını bir şova dönüştürüp var olurlar. Dylan gibileri, uzun uzun konuşmadan, arada bir şarkı ya da yazı attırarak hissiyatlarını çivi gibi çakar. Bir dertleri varsa, onu bir aşk hikâyesi gibi anlatırlar. Evet, böyle günden sonra ancak Dylan olabilirdi.
Olan şuydu. Konser öncesi sevgili Radikal familyamızla İsrail ne yapacak, Amerika ne diyecek vs. meselelerini tartışırken sanki Dylan’a gittiğimizi unutmuş gibiydik. Gerçi bazılarımız, bir gece önceden, Dylan’a sadece 24 saat kaldı heyecanıyla zıplıyordu, o başka. Ben ancak Açıkhava’nın önüne vardığımızda “15 dakika sonra Dylan’la aynı havayı soluyacağım” repliğini duyduğum anda bir Dylan konsere gideceğimi tam olarak idrak ettim. Girdik.
Yüzyılımızın en baba şair (&müzisyenlerinden) Dylan’ı açılışta anons eden o uhrevi ses, “Poet Laureate of Rock n Roll” der demez Rock’n Roll’un şair - i azam’ı, büyük şapkasıyla arz-ı endam etti. Altı tane karalara bürünmüş adam, bulutlu kadının parçasıyla başladılar, beklenildiği üzere. (Aramızdaki Dylancılar, konser setlist’inin şaşırtmadığını belirtirken, ben hem mutlu hem de buruktum. Her ne kadar ilk hikâyesinden sonra diğer kadınlara geçse de (‘Lay Lady Lay’ ve ‘Just Like a Woman’), her ne kadar böyle bir günde bize ‘Masters of War’u lütfetmişse de, hepimizin ezbere bildiği, bizi biz yapan şarkıları seslendirmediği için hayal kırıklığına uğradım. “Bir ‘Blowin’ in the Wind’ dinleyemeden gittik” bile dedim. Ama adamlar sağlam çaldılar, gitarist muhteşemdi, baterist ruhlu, daha ne olsun da dedim (içimden).
Dylan’a gelince, kırçıllı sesi ve sessizliğiyle beklenildiği üzere serin ve derindi. Sahneye zamanında çıkıp, 1.5 saat boyunca hiçbir söz sarf etmeden şarkılarını söyledi, mızıkasını çaldı, piyano tuşlarıyla oynadı ve çıktı. “Abi, merhaba bile demedi” serzenişlerini periyodik olarak dinleyen bir insan olarak şunu söylemek isterim: Dylan’ın sahneye çıkıp “Hellllo Turkey! I love U!” gibi bir şeyler zırvalamasını gerçekten ister miydiniz? Bir ‘sempati kelebeği’ olmadan seyircisiyle daha çok iletişim diyebilirsiniz. Size sadece Dylan’dan bahsettiğimizi hatırlatmak isterim. 

Seçtiği parçalara bak
Dylan’ı Dylan yapan şeyin sözleri olduğunu hatırlamak da önemli tabii. Kaç defa Nobel Edebiyat ödülü için adaylığı tartışılmış bir adamın amorf kelimeleri, insanı muhtelif yolculuklara sürüklüyor. Konserde seçtiği parçalara bakacak olursak, bizleri çok tuhaf yerlere sürükledi diyebilirim. Ve aslında çok da anlamlı şeyler söyledi. Sadece son parçaya bakmak bile yeter. Bis’ten önce çalınan ‘Ballad of a Thin Man’ o kadar çok insanın kafasını karıştırmıştır ki! Kimileri, bu ince adamın hikayesini eşcinselliğe yormuş, kimileri elinde kalem tutup kendini tanrı sanan eleştirmen, yazar-çizer takımına bir çakma olarak okumuş, kimileri de anti-kapitalist bir tavırda Amerikan rüyasına vuruşudur diye tutturmuştur. Aslında, şarkının içinde cevabı saklı. “Bir şeyler oluyor/ ama sen bi-habersin/ öyle değil mi Mr. Jones?” Bir şeyleri kurcalayıp duruyoruz, çok fazla konuşuyoruz. Berbat şeyler oluyor. Ne olup bittiğini kurcalama alışkanlıkları, böyle şarkıları çıkartıyordur, tamam. Ama mesafe mevhumunu belli ki iyi bilen bir Dylan’ın anti-vaazlarıyla biraz daha katmanlı düşünüp, daha fazla kaybolup, arada da enteresan yollar bulabiliyoruz. Ayrıca, arada dans etme isteğinin kamçılanması da güzel ‘bonus’ oluyor.
Uzun lafın kısası, Dylan’ın cool şanına yakışır, sakin, temiz bir konser seyretmiş olduk. Zaten, “Frigo, patlamış mısır” satıcılarının fink attığı bir konserden fazla bir rock’n roll beklenemez. İnsan ister istemez, “Keşke bu adamları karanlık, kuytu bir yerde dinleyebilseydim” diyor. Biraz hareket alanı olsaydı, içkiler yudumlanıp sözler tane tane duyulabilseydi Dylan’dan daha fazla keyif alınırdı. Ne diyeyim, müteşekkir olmayı bilmeli...


    ETİKETLER:

    Nobel