Edebiyat tarihinin en büyük aşkı

Edebiyat tarihinin en büyük aşkı
Edebiyat tarihinin en büyük aşkı
Can Dündar yeni kitabında Abdülhak Hamid ile Lüsyen Hanım'ın hikayesini anlatıyor

Osmanlı’nın son,  Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’un en etkili şairi hiç tartışmasız Abdülhak Hamid’di.  Şair-i Azam olarak anılan eski diplomat, herkesin saygı duyduğu şair Abdülhak Hamid kadar ünlü biri de eşi Lüsyen Hanım’dı. Şairin 60 yaşından sonra evlendiği Belçikalı eşi Lüsyen Hanım’la dönemin kurallarını zorlayan ilişkisi, herkesin dilindeydi. Türk edebiyat tarihinin bu en ilginç ilişkisini, Can Dündar ‘Lüsyen’ adlı yeni kitabında anlattı.
Kitap 1912’de, Hamid ve Lüsyen’in tanışmasıyla başlıyor ve çiftin tüm hayatını kapsıyor.  Can Dündar, bir tür begesel-roman olarak yazdığı bu kitabı için yine detaylı bir araştırma yapmış. Lüsyen ve Hamid’in çağdaşı olan pek çok tarihi kişilik de kitabın içinden gelip geçiyor. Namık Kemal’den Şinasi’ye Osmanlı şairleri, Oscar Wilde’dan Karındeşen Jack’e ilginç Avrupalı karakterler ve Mustafa Kemal Atatürk ya da Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi genç Cumhuriyet’in etkili kişileri kitabın kahramanları arasında.
Değişik ülkelerde önemli sanat ve siyaset adamlarının varlığı, Birinci Dünya Savaşı, İstanbul’un işgal edilmesi ve Cumhuriyet’in kuruluşu gibi arka plandaki tarihi olaylar, ‘Lüsyen’i bir tür tarih kitabına da dönüştürüyor. Hem tarih, hem biyografi hem de aşk romanı gibi okunabilecek ‘Lüsyen’, 28 Ekim’de Can Yayınları’ndan çıkıyor.

Can Dündar Radikal okurları için kitaptan bir bölüm seçti
Üniformalı sefir ve Belçikalı genç kız Lüsyen
Mayıs 1912, Brüksel

Aşk, adeta randevulaştı onlarla...
1912’de, Brüksel baharında...
Türk sefaretinde görevli Mısırlı ataşenin yemek davetinde...
Mahmud Sabit Bey, evinde ağırladığı sefir Abdülhak Hâmid’e sarışın konuğunu, “Maria Lucienne Sacre,” diye takdim etti.
Hâmid, vaktinin çoğunu geçirdiği Londra’dan Belçika Kralı’nın resmî kabulü için gelmişti.
Yemeğe, saraydaki davetten dönüşte uğramıştı. Üzerinde üniforması vardı; yakasında nişanlar parıldıyordu.
Ama Lüsyen, nişanlardan daha göz alıcıydı.
Korsajının oyuğuna yerleştirdiği gül demeti, siyah tafta elbisesinin üzerinde kartopu gibi gülümsüyordu.
Hâmid, genç kızın elini tuttu, zarafetle dudaklarına götürdü; havai kıvılcımlar saçan gözlerine baktı ve “Müşerref oldum” dedi.
Lüsyen, sağ elindeki busenin ürpertisiyle yemek salonuna doğru yürürken, on sekizlik bedeninden fışkıran tazeliği ve yayılan ıtrı da sürükledi peşi sıra...
Bir de Hâmid’in bakışlarını...
Bir süredir gönül eğlendirdiği Mısırlı Mahmud Sabit Bey, ona Hâmid’den öyle çok bahsetmiş, onu öyle methetmişti ki...
“O, insanların en yakışıklısı, en zarifi”ydi.
Lüsyen daha görmeden, Türk edebiyatının “Şair-i Âzam”ının, bu “güzel anka”nın cazibesine kapılmış, kendisini tanıştırması için genç ataşeyi sıkıştırmaya başlamıştı.
Lakin Sefir Bey, Brüksel’e nadiren uğruyor, çoğunlukla Londra’da bulunuyordu. Bu yüzden tanışma için epeyce beklemek gerekmişti.
Şimdi, buna değdiğini düşünüyordu.
İlk temasın yarattığı mıknatıs etkisi derhal kendini gösterdi.
Hâmid, salonun bir köşesinde elçilik mensuplarıyla sohbet ederken gözleriyle onu aradı.
Aradığı bir çift gözün de kendisinde olduğunu fark edip hemen o tarafa doğru seğirtti.
Köşede ayaküstü şarap içerek sohbete koyuldular.
Hâmid, leziz bir Fransızca ve çocuksu bir merakla genç kızı soru yağmuruna tuttu.
“Meuse’lü bir Valon kızıyım,” dedi Lüsyen...
Belçikalı olan annesi, evine bağlı, tutumlu, güzel bir kadındı.
Aslen Fransız olan ve Liège’deki bir kömür madeninde ustabaşılık yapan babasına karşı saygıyla karışık bir korku duyardı.
Ayrıca erkek kardeşleri de vardı.
Liège’de tipik bir küçük burjuva ailesinin melez kızıydı yani...
Liseyi bitirdikten sonra “bu tutucu ve sıkıcı kasaba”dan yüksek tahsil hazırlığı için Brüksel’e kaçmıştı.
Burada en çok annesinin yemeklerini ve reçellerini özlüyordu.
Hâmid, “Sizin gibi bir hanım Brüksel’de yalnız mı?” sorusuyla genç kızın sevgilisi olup olmadığını anlamaya çalıştı.
Etrafında pervane gibi uçuşan erkeklerden bahsetmedi Lüsyen...
Sadece, “Sözlüyüm,” dedi, ailesinin evlenmesi için baskı yaptığından yakındı ve karşı atağa geçti:
“Ya siz? Siz evli misiniz?”
Hâmid, son eşinden daha yeni ayrıldığını söylemedi.
Onun yerine, “Eşimi kaybettim,” dedi.
Başlarını öne eğip kederle sustular.
On sekizlik Lüsyen, gece elbisesi içinde biraz daha olgun görünüyordu; altmışlık Hâmid, resmî üniforması içinde biraz daha genç...
Genç kız, yüreğinde ilk heyecana benzer bir çarpıntı hissetti; yaşlı adam, nicedir unuttuğu bir yangının göğsünün altında alev aldığını...
Aralarındaki büyük yaş farkına rağmen aynı dili konuştuklarını anlamışlardı.
Lüsyen, Hâmid’e mükemmel Fransızcasını neye borçlu olduğunu sordu:
“Hayatta ne öğrendiysem kadınlardan öğrendim,” diye gülümsedi Hâmid, “... buna Fransızcam da dahil...”
Henüz on yaşında iken ağabeyi ile birlikte Fransızca kursu için Paris’e gönderilmiş, orada ev sahibesinin on iki yaşındaki kızı Lucie’ye âşık olmuştu. Büyüyünce evlenmeye karar vermişlerdi.
“Fransızcayı hocalardan ziyade, bu güzel kız öğretti,” dedi Hâmid...
Şairane sözlerin etkisi...
Karşısındaki genç kızın üslubundan onun da ana dilinde bir edebiyatsever olduğunu hissetmişti. Üstelik İngilizceyi, Almancayı, İtalyancayı da çok iyi konuşuyor; tazeliği kadar dil hâkimiyeti, zekâsı ve ilgi alan-ının genişliğiyle de Şair’in başını döndürüyordu.
Lüsyen ise şairane sözler ve jestlerle konuşan bu ışıltılı ve kibar adamın kendisine bahşettiği yakınlıktan gururlanmıştı.
Gece boyunca adeta kendilerinden geçerek ve çevredekileri görmezden gelerek siyasetten, şiirden, hatta hükümetten maaşlı bir şair olmanın garipliğinden konuştular.
Daha birkaç hafta önce, Kuzey Atlantik’te bir buzula çarparak 1517 yolcusuyla batan Titanic, gündemin gözde konusuydu.
Hâmid bunun, İtalyanların Türklere karşı açtığı haksız savaşa seyirci kalan İngiltere’ye Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğunu söyledi.
Gülüştüler.
Sohbet derinleştikçe, aralarındaki hayranlık alevi biraz daha harlandı.
Ara sıra elde kadehle yaklaşan konuklar, yerli yersiz sorularla sohbetlerini bölse de Hâmid onları kibarca geçiştirip yeniden sevgili küçüğüne dönüyordu.
Herkesin saygı gösterdiği adamdan saygı görmek, gencecik Lüsyen’i büyülüyordu.
Göğsünde nişanlar parıldayan haşmetli sefir, bir yeniyetmeyi şairane kelimelerle iltifata boğuyor; bu iltifatlar, gümüş tepside art arda ikram edilen kristal kadehlerde çalkalanarak genç kızın başını döndürüyordu.
Beşinci kadehin sonunda Lüsyen, gözlerinden saçtığı masumiyetin çapkın muhatabında mayaladığı hazzı mükemmelen fark ederek işaretparmağını şarap kadehinin geniş ağzında usulca gezdirdi ve “Uzun mücadelelerden sonra aileme şahsi istiklalimi kabul ettirdim” dedi. “Hürriyetten sarhoşum...”
Bunu öylesine şuh bir edayla söylemişti ki, Hâmid’in gözleri kamaştı. Şaraptan ziyade, kulağına fısıldanan sözlerin cüretinden sarhoş oldu.
Sohbet sırasında davetlilerden biri, Lüsyen’in bedenini sarmalayan siyah elbiseye dikkat çekti:
“Siyah, buralarda matem rengidir; sizse çok gençsiniz,” dedi.
Lüsyen kendinden emin bir edayla cevapladı:
“Pastel renkler giyen yaşıtlarımdan ayrılmak istedim.”
Hâmid, işi renklere bırakmadan, zihninde onu yaşıtlarından ayırmıştı bile...
Kadında siyahı niçin sevdiğini, bir çocukluk hatırasıyla anlattı:
Delikanlı olup evlenmeye karar verdiği yıllarda beşik kertmesiyle nişanlanmışlardı. Düğün hazırlıkları yapılırken annesinin yalıda topladığı hanımlar ne giyeceklerini konuşuyorlardı. Herkes kıyafetini tarif ederken bir genç kız, “Ben o gün karalar giyeceğim,” demişti.
Öylesine mahzundu.
Hâmid bu masumane jesti karşılıksız bırakmamış, anında nişanı bozup “karalar giyen kız”la evlenme kararı almıştı.
Anlatılan hatıradaki ima, herkesin dikkatini çekti.
“Ben siyahı, hiçliğin rengi olduğu için severim,” dedi Hâmid...
Sonra da Lüsyen’in kara elbisesinde açmış ak gül demetini süzerek bir mısra mırıldandı:

Şems olmasa güller de olur bunda siyehten...

“Bu okuduğunuz bir şiir mi?” diye sordu Lüsyen...
“Evet” dedi Hâmid; Fransızcaya tercüme etti.
“Siz mi yazdınız?”
“Evet.”
“Hemen buracıkta mı?”
“Hayır. Uzun yıllar var ki bir şey yazmıyorum.”
“Neden?”
“Söyleyecek bir şeyim kalmadı da ondan...”
Oysa söylenecek şey, her daim vardı.
Zor olan, söylenecek kişiyi bulmaktı.
Zaman, bu hükmü doğrulayacaktı.

***
O sıralar masallara inanırdım.
Bütün o akşam boyunca ve geceyarısına doğru, tıpkı masallardaki gibi, kaderin bana vaat ettiklerinin, sonsuz bir cazibe ve benzersiz bir ahenkle bana doğru yaklaştığını gördüm.
Şehzadem genç değildi, lakin gençliğin kendisiydi.
Latif tebessümünde, koyu gözlerinin tatlı ve yumuşak parıltısındaki gençlik...
Letafetinin süslerini bozmadan, yılların çiçeklendirdiği ayrıcalığı ebediyen muhafaza eden gençlik...
Tabiatın seçkin çocuklarına bahşettiği, tahribi imkânsız gençlik...
(...)
Bense hürriyet sarhoşuydum.
Hürriyet!
Bardak dolusu içtiğim tehlikeli şarap...
Şarap ne kadar kıymetli olursa olsun, kadehin dibinde bir tortu bırakır. Bu tortuyu karıştırmaktan sakın-mak lazım geldiğini anlayamayacak kadar gençtim.
Daha tecrübeli olsaydım, icabına göre, bu içkiyi daha ihtiyatla içerdim. Şeffaf bir billura adeta dinî bir heyecanla boşaltır, uzun uzun parıltısına dalar, aşkla dudaklarıma götürmeden evvel güzel ıtrını doya doya koklardım.
Bambaşka hareket ettim.
Hakkımda hüküm vermeye kendini ehil sanan eski kafalıların fikrince kendimi serbestliğin havasına gözü kapalı kapıp koyuveriyor yahut fenalığın cazibesine yeniliyordum.
Kendi halime bırakılmıştım.
Hareket tarzımda serbest, her türlü baskı ve kontrolden kurtulmuş durumdaydım.
O zamana kadar bana kesinkes ve manasızca yasaklanan ve işte orada kendisini bana sunan bakir âlemi hırsla arzuluyordum.

***
İlk karımın sonu gelmez hastalığından usanmıştım.
İkinci karıma gelince; maddi ve manevi kusursuz olmakla beraber, onun da aşırı derecede iyiliğinden, kalbinin temizliğinden, beni hiç kıskandırmayan tarz ve tavrıyla yalnız bana olan muhabbetiyle yetinmesinden şikâyet ediyor ve eziyet çekiyordum. İstiyordum ki kocasını seven bu kadın, bir başkasını da sevmeyi becerebilsin. Sevişmekten ziyade sevmek yolunda didinmek bana daha uygun geliyordu.
Bu ise yalnız bir hayat ile yetinmemek, fakat birkaç şahıs olup birkaç türlü hayat istemek, kısacası kendi hudutlarını yahut haddini bilmemektir.
Lüsyen bu kimliklerin hepsini idare edebiliyordu. O benim bu tabiatıma hoş gelen, bu eğilimlerimi ok-şayan bir yaradılışta olduğu için kendisiyle ruhen de birleşmiştim.
(...)
Aramızda tam kırk senelik bir hayat mesafesi vardı.
Düşünüyordum:
O, taptaze, nadir karakterde, bir hayat acemisi...
Bense o hayatın nihayetinde idim.
Senelerin geçmesine “ilerleme” denilemez. O ilerleyiş, bilakis gerilemedir; belki de ecel rehavetidir.
Lüsyen Hanım benim eşim bulundukça çocuk ve aile sahibi olamayacaktı.
Şu halde ben ona karşı, hükümdarlara yaraşır bir bencillik mevkiinde kalıyor ve fikir sahibi insanlar nazarında, Allah’ın emri sayılan tabiat kanununa muhalif bir yola girmiş oluyordum.
Mutlaka bu genç kıza, nefsimden bir fedakârlık etmeliydim.
O bana gençliğinin tazeliğini, zekâsını, ilim ve irfanını, her türlü zevklerini feda ve ikram etmişti.
Halbuki ben ona, herkes de bilir ki “Madam Hâmid” isminden başka bir şey vermeye kâdir değildim.
O, bununla yetinmişti. Ancak bu fakirane hediyeyi ben yeterli göremiyordum. O yüzden bir gün kendisine şaka yollu, “eğer makul birini bulursa, onunla meşru bir hayat kurmasına muhalefet etmeyeceğimi” söylemiştim.
Buna fazlasıyla canı sıkılmış, fakat teklifim hatırında kalmıştı.

Bir zamanların magazin yıldızları

Hamid ve Lüsyen Hanım 15 yıl Maçka Palas’ta oturdu.

Ünlü doktorlar ve diplomatların olduğu bir ailede iyi eğitim alarak büyüyen Abdülhak Hamid, 1852’de doğdu. O da babası gibi diplomatlık mesleğini seçti ve pek çok ülke gezdi. Tanzimat’tan itibaren edebiyat çevrelerinin içindeydi. Bir şair ve yazar olarak, yaşı ilerledikçe saygınlığı da arttı. Üç kez evlenen Abdülhak Hamid, ünlü Makber şiirini ilk karısı Fatma Hanım için yazmıştı. İkinci karısı bir İngiliz’di; onun ölümünün ardından da Lüsyen Hanım’la evlendi. 60 yaşındaki Abdülhak Hâmid’le 19 yaşındaki Lüsyen Hanım’ın aşkları o zaman İstanbul’un en ilgi çekici konularından biriydi. İlişkilerindeki gelişmeler önemli magazin haberleri arasında sayılır, gazete ve dergilerde yer bulurdu. Çiftin fotoğraflarını poster olarak veren dergiler bile olmuştu.
Lüsyen Hanım bir İtalya seyahatinde Kont Soranzo’yla tanışıp evlenmek istedi. Kontla İstanbul’a, Abdülhak Hâmid’in onayını almaya geldi. Düğünleri İstanbul’da yapıldı... Çift İtalya’ya dönünce, Lüsyen’in hasretine dayanamayan Abdülhak Hâmid de peşlerinden Venedik’e gitti, onlara misafir oldu… Ayrı kaldıkları yedi yıl sürekli mektuplaştılar. Ve nihayet, 1927’de yeniden evlendiler.
Belediye’nin Abdülhak Hamit’e tahsis ettiği Maçka Palas’taki dairede yaşadılar. Dönemin bütün ünlü isimlerini ağırladıkları Çarşamba toplantıları meşhurdu. Necip Fazıl, Yahya Kemal,  Şukufe Nihal, Halit Ziya Uşaklıgil gibi dönemin ünlü edebiyatçıları ve sanatçıları evin müdavimleriydi. Bu toplantılar, Lüsyen Hanım’ın aşkları, balkonda güneşlenmeleri ve daha pek çok macera sonraki yıllarda pek çok anı kitabında kendine yer buldu.