'Eğilip bükülen ben değilim'

Time Out dergisinin temmuz sayısında Vasıf Kortun sinirli ve snob bir konuşma örneği vermiş.
Haber: ÖMER ULUÇ / Arşivi

İSTANBUL - Time Out dergisinin temmuz sayısında Vasıf Kortun sinirli ve snob bir konuşma örneği vermiş. 1999 İstanbul Bienali'nde benim yaptığım duvar işinde küratör Paolo Colombo'nun istediği şekilde eğilip, büküldüğüm ve bu gibi durumlara canının sıkıldığı, yadırgadığı vb. şeyler söylemiş. Buna bir cevap vermek gerekiyor.
Öncelikle şunu söyleyeyim, 1999 Bienali'ne ben gidip, bir şeyler yapayım demedim. Paolo Colombo benim adımı Paris'ten duyduğunu söyleyerek bana geldi ve bienale davet etti. Bunu İstanbul Sanat Vakfı'nda çalışan ve konuyla ilgili olanlar bilir. Şunu da burada belirteyim ki hem Colombo ile hem de büyük özverilerle çalışan vakıftakilerle bu süreçte dost olduk. Bu arada ne yazık ki trajik 17 Ağustos depremi oldu. Ben de bana önerilen iki büyük duvardan (8.00x4.00 m) birini ölüm ve diğerini de hayat duvarı olarak tasarladım ve adlandırdım. Daha önce hiçbir zaman, kendimi güncel bir olay içinde bu kadar yoğun hissetmemiştim. Dolayısıyla o işlerin benim için özel bir önemi ve yeri var.
Şimdi burada 1999 Ağustos'u ile daha önce yapılmış bir işin fotoğrafları görülüyor. Bunlar aynı üslub değil mi? Hemen 1999 Ekim'inde açtığım büyük sergide daha birçok örnek vardı. Büyük ebatlarda yapılmış 30 kadar yapıtın yapılışı tabii ki çok daha önce 1997-98'de başlamıştı. Yani eğilip bükülen ben değilim de kullandığım malzemeler, bir karıştırma var. Bu söylediğim sergileri ve gene o yıllarda Paris'te açtığım sergileri bu konuda iddialar ileri süren birisinin bilmesi gerekli. Çok acıklı ve çok saygısız.
Ancak konu bundan da geniş. Onun için biraz daha sürdürmek gerekiyor. Ben bir üslub yaratmış birisiyim. Üç boyutlu işler de iki boyutluların bir devamı. Tabii ki bütün bunlar beğenilir ya da beğenilmez, buna bir şey denemez. Ancak konu özgünlük, öznellik ve bireyselliğe geliyor, bunların sıkıştırılmasına, giderek yıkılmasına. Bazı kişiler sanatçıyı sonsuz tüketim toplumunun içinde eritmeye çalışıyor. Böylece kültürde oldukça kısıtlı, sanatsal donatımlarıyla otoriter alanlar kurmaya kalkıyor. Tüketim toplumu olmak konusunda pek çok eksiklikleri olan bizimki gibi bir coğrafyada bu davranışların geçerliliğini tartışmayı bir yana bırakalım; bütün bu fikirlerin geldiği ülkelerde tarihin büyük tekerleği bir kere daha dönüyor.
Oralara da, buralara da biraz daha dikkatli bakın lütfen.