@ErkanAktug

Elif Boyner: İlk sergiden sonra çok ağlamıştım ama şimdi

Elif Boyner: İlk sergiden sonra çok ağlamıştım ama şimdi
Elif Boyner: İlk sergiden sonra çok ağlamıştım ama şimdi

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Boyner ailesinin sanatçı kızı Elif Boyner, üçüncü sergisi 'Orijinal Kopya'yla Öktem&Aykut Galeri'de. İlk sergisini açtığında çok çirkin yorumlar aldığını söyleyen Elif Boyner, "İlk başta kısa bir süre çok canım acıdı, gerçekten çok ağladım, sonra duymamaya başladım. Benim için böyle şeyler söylenmesine değil de insanların bu kadar çirkinleşebilmesi üzücü geliyordu" diyor.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

Türkiye ’nin tanınmış varlıklı bir ailelerinden birinin, Boyner’lerin kızı olmak nasıl karşılanıyor sanat dünyasında?..

Şu anda çok bilmiyorum, çok da fazla duymamaya çalışıyorum aslında. İlk sergimde, Pilevneli Project’te açtığım sergiden sonra bayağı çirkin yorumlar almıştım. Genellikle sergiyi gezmemiş, işlerimi bilmeyen, galiba birazcık ekonomik durumu rahat olan insanlara karşı direkt önyargısı olan insanlardı bunlar.

Sanatçı dediğin acı çeker inancı yaygın haliyle...
Ben de başka türlü acı çekiyorum.

Çok küçümsendiğinizi hissettiniz mi o dönem?
İlk başta kısa bir süre çok canım acıdı, sonra duymamaya başladım.

Sonuçta çok da şaşırtıcı değil, beklediğiniz bir şey olsa gerek böyle tepkiler...
Aynen öyle. Hazırlıklıydım birazcık. Ama en başta çok ağladım, gerçekten çok ağladım. Benim için böyle şeyler söylenmesine değil de insanların bu kadar çirkinleşebilmesi üzücü geliyordu. Şu enteresan ama… İlk sergiyi yapmadan önce Londra’daydım. Okulda her sınıftan insan vardı. Oradaki köylerden insanlar da vardı, benimkine benzer ailelerden gelenler de vardı. Ve hiç konuşulan şeyler değildi bunlar, çok normal karşılanıyordu.

Bizde varlıklı ailelerin çocuklarından çok az sanatçı çıkıyor galiba, belki ondandır.
Doğru. Çok enteresan. Hem öyle hem de köylerden, kasabalardan gelip sanatçı olanlar da çok az. Genelde hep şehirli ailelerden geliyor. Sanat acaba çok mu elitist diye de düşünüyor insan. Galeriye, sergiye gelenlerin Beymen’den kıyafet almaya gelenlerden bir farkı yok.

Paris’te tasarım okudunuz. Dubai’de işiniz de hazırken birden vazgeçtiniz ve Londra’da sanat okumaya karar verdiniz. Kariyerinizde bir kırılma anı, nasıl bir karar anıydı o?
Çok güvensizdim o zamanlar bir şey yapmaya. Hep böyle hobi gibi hissediyordum. Bir arkadaşım vardı, o çok destek vermişti aslında. Galiba babamdan da etkilendim. Ondan çok duyuyordum. O da hep fotoğrafçı olmak istiyordu, hep böyle içine oturmuş, içinde kalmış bir şeydi...

Küçüklükten beri resim yapıyordunuz ama ‘Hobi mi acaba?’ diye bir türlü kendinizden emin olamıyorsunuz. Neden böyle bir hisse kapılıyordunuz?
Bilmiyorum. Paylaşamıyordum, paylaşmak istemiyordum, çekiniyordum çok. Neredeyse şey gibiydi, çok özel şeyler gösteriyormuşum gibi... Çok içime kapanıktım.

Saint Martins’e de resim diye girdiniz ama sonradan videoya geçme kararı aldınız. Neden, klasik anlamda resmin anlatmak istediğiniz şeyleri aktarmakta yetersiz kalacağını mı düşündünüz?
Aslında resimden çok ben genel olarak sinemayla daha ilgiliydim her zaman . Sinemaya gireceğim diye değil de kafamda görsel olarak elimde bir kamera olsa da bir şeyler yakalasam diye bir düşünce vardı. Ben çok şanslıydım. Benim hocam video sanatçısıydı ve aslında beni de çok eziyordu resimlerim hakkında konuşurken. “Ben doğru yerde olduğunu hissetmiyorum” diyordu, “Eksik, eksik, eksik” diye çok üstüme geliyordu. Elime videoyu verdi ve “Elif, al ve git bir şeyler yapmaya başla” dedi. O zamanlar küçük balonlarla, power-up’larla resimler yapmaya çalışıyordum, küçük mercekler toplayıp videolarla, fotoğraflar birleştirip bir şeyler yapmaya başladım. Ondan sonra ‘clink’ etti hocayla. Sonra hep bana destek oldu ve yön verdi. İlk altı ay boşlukta ve bir işe yaramayan bir eğitim sürecinden geçtiğimi zannediyordum, bir anda böyle bir değişim oldu.

Galerinin girişinde üzerinde ‘İki alana bir bedava’ yazan power-up baloncuklar, sonra neonla ‘Bir kolektör neonlu iş soruyordu’ yazılmış. Sanat piyasasındaki ticari koşullarla ilgili eleştirel işler. Hemen işin başında piyasayla ilgili olumsuz bir algı oluşmuş. Gerçekten böyle şeyler mi geldi başınıza?

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN
Gerçekten. İlk sergiden sonra görüştüğüm galeriler ‘Merceklere tav oldum, mercekli işler istiyorum’ dedi. Yapmak istemiyorum artık dediğimde, “Mercekli yap Elif, bunlar muhteşem, herkesin gözü bunların üzerinde” dediler sipariş verir gibi. Sonra neon... Bu neonu yaptırmak için gittiğimiz usta, Muzaffer Bey de “Bu hafta çok yoğunum, dört tane iş var, sanatçı işi” dedi. Ben kahkaha attım. Bir kolektör de hakikaten bana “Neonlu iş istiyorum” demişti. Ben neonlu iş yapmıyorum demiştim. Bu işi hakkıyla yapan başka sanatçılar var. “Yok, ben Elif Boyner’in neonlu işini istiyorum” demişti.

Galiba bu neonlu işiniz satılmış ve alan kişi yazının beyaz değil de kırmızı neonla yazılmasını istiyor.
Evet. (Gülüyor) Yazı da ‘Bir kolektör kırmızı neonlu iş soruyordu’ olarak değişecek. İsteyen olursa başka renklerde de yazarım. (Gülüyor)

Hareketli natürmortlar çok güzel. Nasıl çıktı bu işler?
Tam olarak nerede aklıma geldi hatırlamıyorum! Pilevneli’deki sergiye hazırlanırken şöyle bir şey aklıma gelmişti. Ben çok Cihat Burak severim. Acaba onun bir tablosunu alıp onlardan hareketli bir video mu yapsam diye düşünmüştüm, tarihi yeniden canlandırmak gibi... Çünkü Ayvalık Cunda’da bir evimiz var, orada yapmış mesela, orası aynı duruyor. Her yer aslında çok değişirken orası aynı. Orayı kullanıp Cumhuriyet Meyhanesi resmi gibi onları yeniden canlandırmak gibi... Bir sirk resmi vardı. Sonra ilk sergi için biraz büyük geldi! Bu düşünce üzerinden onu birazcık küçültüp natürmortlara döndürdüm işi.

Sever misiniz klasik natürmort resimlerini?
Güzel de aslında ilgimi çekmez. Sadece görsel olan şeyler ilgimi çekmiyor açıkçası. Burada o eski olanı yeni bir dille, başka bir medyayla gösterip rollerin yer değiştirmesi var.

Hareketli natürmortları hazırlama süreci nasıl oldu? Bayağı set kurdunuz herhalde. Hayvanlar (bıldırcın, salyangoz, istakoz), ışık filan gayet ustaca olmuş.

Bizimkisi küçük set... İki adet ışık kullandık. O zamanlar sinemacı arkadaşım Cem, setlerinden ödünç almıştı bir-iki günlüğüne. Salyangoz ve istakoz 1.5 metre uzunluğunda bir masada çekildi. Bıldırcınlı natürmort ise 3 metrelik bir masada. Kamerayı koyup ışığı koyup deneye deneye çektik, öyle çıktı.

Eski tarz çerçeveli ama aslında bir televizyon ekranından yansıyan videolar onlar. Hayvanları hareketli yapma fikri nasıl oluştu?
Natürmortlarda biraz böyle dekadan, gereksiz yere toplama hali, tüketilmemek, sadece göstermek hali vardır ya birazcık onunla oynamak istedim. İnsanları biraz şaşırtmak, algıda oynamak... Bahsettiğim Cihat Burak fikri de öyleydi. Hani böyle resim gibi ama değil, hareket ediyor filan, şaşırıyorsun... Beklenmedik bir şey... Hareketli olmaması gereken bir şeyin hareket ediyor olması... Bir de tabi yemekler... Yenen şeyin oradaki yemekleri yiyor olması... İstila... Hani domine edilen bir şeyken bir anda istila ededen bir şeye dönüşmesi...

Böyle natürmortlar yok değil mi, kafanızda kurdunuz?
Evet. Tabi ki ışığını, rengini sevdiğim bir sürü görsel topladım fikir almak için. Ama hiçbiri planlanarak olmadı. Deneye deneye... Salyangozlar tak diye oldu. Onlar uğurluydu. Onları da Edirne’den bir adam topladı yolladı pastane kutusunda...

Neden ‘Orijinal Kopya’ koydunuz serginin adını?
Tarih kendini tekrar ediyor, tekrar ederken karakterlerin yerleri değişiyor. Tam aynısı değil. Orijinal bir şekilde tekrar kopyalanıyor. Biraz da bu ısmarlama sanat üzerine bir gönderme...

Kırık yemek masası yerleştirmesi ‘Adaptasyon’… Masa kırılmış ama bir yandan da yemek devam ediyor, tabakların altına onları düzleştirmek için bir takım dayanaklar konulmuş. Kırık masa nasıl çıktı?
Bir Çin sözü vardır ya ‘Umarım enteresan zamanlarda yaşarsın’. Beddua. Biz o bedduayı yaşıyoruz aslında. Çok tanıdığım gazeteciler, yazarlar var, bazısı babamın (Cem Boyner) arkadaşları… Sisteme ayak uyduruyorlar sürekli. Bir bakıyorsun inanmadığı şeylerle ilgili inanır gibi davranıyorlar. Bazısı memnuniyetle adapte olmuş, bazısı görmemeye çalışarak... İlla politik olarak da değil, aile içinde de olabilir.

Hareketli natürmortlar ve kırık masa... Hepsinde yemek, gösteriş... İster istemez burjuvaziyi çağrıştırıyor. Biraz da içinde yetiştiğiniz burjuvaziye eleştirisi var mı?
Aynen. Aslında birçok şeye eleştiri var. Tam olarak içinde bulunduğum sınıfa da eleştiri olabilir. Öte yandan insanların burada aslında beş parası yokken krediyle iPhone ya da araba alıyor olması... Etrafımızı donatan yalancı zenginlik... Hep böyle fazladan bir gösteriş merakı... Genelde Türkiye, Brezilya, Arap ülkeleri gibi yerlerde olan bir şey... Ve genelde sistemler de politik durumlar da birbirine benziyor. Biraz o, olmayanı gösterme gibi... Bir yandan da tutunamayanlar, düşenler var orada. Yerde kırık bardaklar, tabaklar... Herkes de adapte olamıyor, bazısının vicdanı el vermiyor.

Kumkapı’daki balık halinde çektiğiniz 6 saatlik ‘Sabır’ videosu. Saatler süren bir alışveriş... Balıklar geliyor, dağıtılıyor... Sonra ortalık sakinleşmeye başlayınca saatlerce tavanda bekleşen kuşlar, kendi paylarına düşenleri kapmak için yere iniyor. Oradaki o manzarayı nereden biliyordunuz?

Bilmiyordum. İstakozlu natürmorttaki istakozu almak için gittim. O sırada bayağı zaman geçirdim orada. Oradaki diyaloglar, insanlar da enteresandı. Her tür insan vardı. Balığı satmaya çalışan, kavga eden... Videoyu çekmek için gittiğimizde mesela. Birisi geliyor. “Senin ceketin pahalı gözüküyor, sen ayda kaç para kazanıyorsun belgesel çekiyorsun?” diyor. Ben utanıyorum filan. Sonra birden “Ne kazanacaksın canım, ben 20 bin liraya para demem” diyor, bu kez beni ezmeye çalışıyor! Birisi “Belgeselinde beni de oynatsana” diyor. “Belgesel” diyorum, “İnsan yok hayvanlar var.” Bu kez “Sen bana hayvan mı dedin?”e geliyor olay... Kameraya tekme atan bile oldu. Onları da anlıyorum, onların da işi sabır... Videoyu çekmek de kolay olmadı. Beş kere filan çektik, bayağı sabır gerektirdi!

6 saatlik videoyu kimsenin izlemeyeceğini bile bile neden 6 saat?
Biliyorum izlenmeyeceğini ama daha kısa olsaydı bir anlamı kalmayacaktı. Ara ara gelip izlesinler yeter. Bir de sabır bizde çok eksik olan bir şey. Kendimde de hissediyorum.

Ağaçla mücadele halinde olduğunuz, ağacın şeklini almaya çalıştığınız video performansınız ‘Tekerrür’ Mixer’de sergileniyor. Burada ise o performanstan fotoğraflar var. Gezi’den sonra ağaç görünce akla hemen Gezi geliyor! Oradan mı çıktı?

Hiç değil. Ben geçen yazı Ege’de geçirdim. Ayvalık’tan kalıyordum, oradan Kaz dağlarındaki köylere gidiyor, birkaç gün kalıp tekrar Ayvalık’a dönüyordum. Orada benim bir bisiklet yolum vardı. Orada dikkatimi çekti o ağaç. Çok etkileyici buluyordum. Böyle duruyor ama üstten mi bakıyor, boyun mu eğiyor, vücut dilini bir türlü çözemiyordum. Bir de Ayvalık’ta 10 yıldır o zeytin yasasını, altın yasasını çıkarmaya çalışıyorlar. Siyanürle altın... Onunla ilgili bir iş düşünüyordum. Bir ağaç, altında da üstünde de aynı oluyor. Sonsuzluğa giden bir ağacı sembolize ediyor. Onu galiba bir parka koyacaklar Ayvalık’ta, bilmiyorum. O konu üzerinden ağaçlara takıktım bir ara, Gezi’yle hiç alakası yok.

Üçüncü kişisel serginizi açtınız. Sanat dünyasından gelen tepkilerle alakalı artık daha mı rahatsınız, nasıl hissediyorsunuz?
Açıkçası kendimle rahatım. İyi hissediyorum. İlk sergide bir anda bütün her şeyi kusmuştum ve şu anda ne yapacağım diye kapanmıştım. Ama şimdi boşlukta hissetmiyorum. Şu anda yapacağım şeyleri biliyorum.
Elif Boyner’in ‘Orijinal Kopya’ başlıklı sergisi 7 Mart’a kadar Öktem&Aykut Galeri’de. Tel: 0212 243 58 56, www.oktemaykut.com