Elinden her rol geliyor

Elinden her rol geliyor
Elinden her rol geliyor
Meryl Streep her kılığa girebilen mükemmeliyetçi bir oyuncu olarak bilinir. Oscar adaylığı açısından ise bir rekortmen. 'The Iron Lady' ile de aday gösterilirse eğer, bu onun 17'nci adaylığı olacak
Haber: SEVİN OKYAY - sevin.okyay@radikal.com.tr / Arşivi

Muhafazakâr, Reagan’a yakın, saçı kötü, modaya uygun giyinmiyor. Daha önceleri Margaret Thatcher deyince Meryl Streep’in aklına ilk gelenler bunlarmış işte. O dönemde siyasetle pek ilgisi olmadığını söylüyor. Oysa ‘The Iron Lady’nin Thatcher’ı, özellikle de yaşlı Thatcher’ı dantel gibi işlenmiş bir karakter. Demek ki arada ev ödevini yapmış, her zamanki gibi kendine hedef olarak mükemmeliyeti seçmiş. Filmi gören herkesin hemen kabul edeceği gibi, ödüllük bir performans.
Ama hemen hemen bütün performansları öyle oluyor zaten. Bu yıl Berlin Film Festivali de onu Onursal Altın Ayı ile ödüllendirecek. Berlinale organizatörlerinin açıklamasına göre, iki Oscar’lı, şimdilik 16 adaylıklı sanatçı ödülünü, 14 Şubat günü, ‘Demir Lady’ adlı yeni filminin tanıtımında alacak. Festival yöneticisi Dieter Kosslick, Streep’i, “Dramdan, komediye kadar çok çeşitli rollerin altından rahatlıkla kalkabilen, çok yönlü bir yeteneğe sahip bir sanatçı” diye tanımladı.
Meslektaşlarının, eleştirmenlerin ve pek çok seyircinin gözünde yaşayan en büyük aktrislerden biri olan Meryl Streep, üçü yardımcı oyuncu dalında olmak üzere toplam 16 kere aday olduğu Oscar ödülünü iki kez aldı: Biri, yardımcı oyuncu olarak ‘Kramer vs. Kramer / Kramer Kramer’e Karşı’ (1979), ikincisi de En İyi Kadın Oyuncu dalında ‘Sophie’s Choice / Sophie’nin Seçimi’ (1982) ile. Aslında Oscar’a ilk kez, 1978 yapımı Michael Cimino filmi ‘The Deer Hunter/ Avcı’ ile aday olmuştu. 

Adaylık mesleği
O gün bugündür Oscar adaylığı mesleğini sürdürüyor. İki yıl önce ‘Julie & Julia’ (2009) on altıncı kez Akademi tarafından aday gösterilmişti. ‘The Iron Lady’ ile de benzer bir başarı kazanırsa, yirmi adaylığa doğru sağlam bir adım atmış olacak. Streep, Margaret Thatcher’dan önce başka gerçek kişileri de canlandırmıştı: Julia Child, Ethel Rosenberg, Karen Silkwood, Karen Blixen, Roberta Guasppari, Lindy Chamberlain ve Susan Orlean gibi.
Yönetmen Sydney Pollack bir keresinde onun yirminci yüzyılın ikinci yarısının en yetenekli aktrisi olduğunu söylemişti. Meryl Streep ise böyle lafların insanı öldüreceğini düşünüyor. Ama üç yıl önce, sık sık birlikte çalıştığı yönetmen Mike Nichols’ın, Tony Kushner’in oyunundan uyarladığı mini dizi ‘Angels in America’ ile 2003’te Emmy alırken, “Bazen beni abarttıklarını düşünüyorum” demişti. “Ama bugün değil”. Oyuncunun mini dizide üç ayrı karakteri canlandırdığını hatırlatalım: Hannah Pitt, Ethel Rosenberg ve Haham Isador Chemelwitz.
Aslında, daha 1977 yılında, Fred Zinnemann’ın ‘Julia’sında, Jane Fonda, Vanessa Redgrave, Maximilian Schell ve Hal Holbrook gibi ağır toplar karşısında Anne Marie’yi oynarken hiç ezilmedi. Hatta derler ki, Zinnemann filme adını veren karakteri, beyazperdeye sahne ve ekrandan başarılı bir geçiş yapan bu yetenekli oyuncuya vermek istemiş ama Streep o sıralar tanınmadığı için Julia rolü, kendisi de harikulade bir oyuncu olan Vanessa Redgrave’e gitmiş. Eminiz, Julia’yı da kendini fazla zorlamadan oynardı.
Neredeyse şeffaf, solgun teni, zeki mavi gözleri, yüzünün zarif kemik yapısıyla kırılgan bir güzelliğe sahip olan aktris, ‘Ironweed’in basit Helen’inden ‘Manhattan’ ile ‘Heartburn’ün ışıl ışıl Jill’i ve Rachel’ına uzanan geniş bir yelpazedeki kadınları başarıyla hayata geçirdi. Küçük yaştan operaya merak salan Streep’in güzel de bir sesi ve operatik ses eğitimi var. Özellikle ‘Postcards from the Edge’ ve ‘Mamma Mia’da tanık olduğumuz gibi. Komedi yeteneğini ise ancak yıllar sonra kanıtlayabildi. 

Yale’de okudu
Lise çağında, oyunculukla ilgilenmeye başladı. Vassar’da ve Yale’de okudu, ikincisinde sahne tecrübesini arttırdı. New York’a gidip sahneye çıktı, bir Tennessee Williams oyunuyla Tony adayı oldu. Robert Markowitz’in ‘The Deadliest Season’ı (1977) ile televizyona adım attı, Fred Zinnemann’ın ‘Julia’sı (1977) ile sinemaya geçti. Ertesi yıl Marvin J. Chomsky’nin mini dizisi ‘Holocaust’ ile Emmy aldı. Arkası da çorap söküğü gibi geldi.
Oscar adaylığı konusunda rekora ulaşırken, biri onu çok beğenen, biri tahammül edemeyen iki eski, büyük aktrisin rekorlarını kırdı. Derler ki, Katharine Hepburn, Meryl Streep’i hiç sevmezmiş. Onun beyninde dönen çarkları kasterek, “Klik, klik, klik” dermiş. Bette Davis ise, başka bir hikâye. Streep’in meslek hayatının başlarında ona bir mektup yazmış ve bir numaralı Amerikan aktrisi olarak kendi yerini genç Meryl’in alacağını hissettiğini söylemiş.
Rekorlara gelince: Akademi Ödülü’nü iki kez alan Davis, 1961’de ‘What Ever Happened to Baby Jane?’ ile onuncu kez aday gösterildiğinde (Hepsi, En İyi Kadın Oyuncu), rekor kırmıştı. Derken Katharine Hepburn, ‘The Lion in Winter’ (1968) ile on birinci adaylığına kavuştu. On ikinci adaylık ise, ‘On Golden Pond’la (1981) geldi. İşte kader bu noktaya parmak bastı ve ‘modern’ akstrisler arasında Hepburn’un en sevmediği, Davis’ın ise mirasçısı saydığı kadın, Meryl Streep, ‘Adaptation’ (2002) ile Oscar’a on üçüncü kez aday olarak, Hepburn’un rekorunu elinden aldı. Bu dalda 10’ar kez aday olan Bette Davis ve Laurence Olivier’ye ve 12 En İyi Oyuncu adayı olmuş Katharine Hepburn’a karşı, Meryl Streep’in 13 En İyi Kadın Oyuncu adaylığı var. Yardımcı Kadın Oyuncu dalındaki üç adaylık toplam sayıyı 16’ya çıkarıyor.
Evet, fazla biraz... Şimdi bunların yanına Margaret Thatcher’la gelecek bir adaylık, hatta ödül katılırsa, çok fazla olacak. Olsun, gene de bunu Streep’in aleyhinde kullanmayalım. O sadece işini yapıyor, ama iyi yapıyor.