Emily Blunt Radikal'e konuştu: Hayat bir masal değil

Emily Blunt Radikal'e konuştu: Hayat bir masal değil
Emily Blunt Radikal'e konuştu: Hayat bir masal değil
İngiliz oyuncu Emily Blunt, Radikal'in Hollywood muhabiri Aida Takia O'Reilly ile görüştü. Emily Blunt, "Hayatım bir masal gibi geçmedi, ancak kendimi kutsanmış hissediyorum" diyor.
Haber: Aida Takia O'Reilly / Arşivi

Bu yıl Into The Woods filmindeki performansıyla En İyi Kadın oyuncu dalında Altın Küre’ye aday gösterilen İngiliz oyuncu Emily Blunt’la, annelikten film kariyerine kadar pek çok konudan bahsettik. Aktör John Krasinski’yle evli olan Emily Blunt, başta Into The Woods filmini geri çevirdiğini, ancak daha sonra filmde yer almayı kabul ettiğini söylüyor.

Disney’in Into the Woods filminde pek çok masalı bir arada izledik. Sizin de çok güzel bir kariyeriniz var. Peki masallara inanır mısınız? Hayatınız size bir masal gibi görünüyor mu?

Aslında pek çok masal, orjinalinde “sonsuza dek mutlu yaşadılar” diye bitmiyor. Masallarda gayet otantik bir şekilde “kimse hayattan yara almadan kurtulamaz” mesajı veriliyor. Tam da her şey yolunda darken, hayat karşınıza farklı bir şey çıkartabiliyor. Bu yüzden de hayatın bir masal olduğunu düşünmüyorum. Into the Woods’u da bu yüzden sevdim. Hayatın karşımıza çıkarttığı sınavları çok güzel bir şekilde gösteriyor. Hayatıma baktığımda kendimi kutsanmış hissediyorum. Ama her şey bir masal gibi değil tabii. Böyle bir şey çok garip olurdu.

“KARAKTERİM HER ŞEYİ ÇARESİZLİK İÇİNDE YAPIYOR”

Çekimler sırasında hamileydiniz. Ancak filmde çocuğu olmayan bir kadını oynuyorsunuz.

Evet. İroninin zirvesi herhalde…

 

Hamile iken böyle bir rolde oynamak nasıl bir şeydi? Bir de annelikten bahsedebilir misiniz?

Bu rol için kabul edildiğim haberini aldığım hafta, hamile olduğumu da öğrenmiştim. Rolü kaybedeceğimden korkmuştum. Ancak sonra düşündüm, yönetmen Rob Marshall bana gelip de “kusura bakma ama hamileysen bu iş yürümez” deseydi bile bunu umursamam diye düşündüm. Çünkü anne olacaktım ve çok heyecanlıydım. Yine de Rob’a haber vermeden önce 10 hafta kadar bekledim. Bebeğin iyi bir durumda olmasını istedim. Sonra da provalar başlamadan 2 hafta önce Rob’u arayarak “Sana söylemem gereken bir şey var” dedim. O da bana şakayla karışık “hamile misin yoksa” dedi. Ben de “Evet” diye cevap verdim. Bana “Arkadaşın olarak çok mutlu oldum. Ancak yönetmen olarak ‘Aman Tanrım, bir yol bulmamız lazım’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum” dedi. Kostüm tasarımlarını yapan Coleen Atwood da inanılmaz bir iş başardı. Hamileliğimi gizlemeyi başardılar. Çekimler süresince kıyafetlerim genişledi de genişledi. Sürekli diğer karakterlerin, yan rol oyuncularının, ağaçların arkasına gizlenip durdum. Duygusal anlamda ise hamilelik sayesinde, karakterimin yaptığı ve ahlaken sorgulanabilecek şeyleri daha iyi anlayabildim. Bence tüm karakterlere bakıldığında, fırıncının karısı ahlaken en sorgulanmaya müsait durumdaki kişiydi. Ancak hamile olmam sayesinde, yaptığı şeyleri neden yaptığını daha iyi anladım. Sihirli bir dönemden geçiyordum ve kendimi kutsanmış hissediyordum. Dışarıda pek çok kadının hamile kalmaya çalışıp da bunu başaramadığını da biliyorum. Bu yüzden de karakterimin yaptığı her şeyi büyük bir çaresizlik yüzünden yaptığını anlayabiliyordum. Sanırım pek çok kişi bunu anlayacaktır ve anneliğin ne kadar sihirli bir şey olduğunu görecektir.

“KIZIMA NICKI MINAJ DEĞİL ELLA FITZGERALD ŞARKILARI SÖYLÜYRUM”

Çocuğunuz için evde ninniler söyleyerek geziyor musunuz? Ya da ona hangi masalları okuyorsunuz?

Hansel ve Gretel’i okumuyorum. Çocukken o masaldan çok korkardım. Masalda cadı çocuğun ne kadar tombul olduğuna bakmak için onu cimcikliyor ve sonra da fırına filan koyuyor. Küçük kızım henüz bunlar için hazır değil. Daha sadece 9 aylık ama ona şarkı söylüyorum tabii. Şarkı söylenmesini seviyor. Bir anda durup beni izlemeye başlıyor ve o an sanki her şey duruyor. Bu anlarda bazen elini uzatıp yüzüme dokunuyor. Gerçekten çok tatlı.

 

Kızınıza popüler şarkılar mı söylüyorsunuz, yoksa Broadway şarkıları mı?

Bazen Broadway şarkıları söylüyorum ama asıl Ella Fitzgerald ve Nina Simone’u söylemeyi seviyorum. Genelde eski tarz şarkılar söylüyorum. Motown klasikleri, Ray Charles ve Otis Redding gibi. Ben de küçükken bunları dinleyerek büyümüştüm. Kızıma Nicki Minaj yerine böyle şarkılar söylemeyi tercihe diyorum.

 

“INTO THE WOODS’DAKİ ROLÜ 1 KEZ REDDETTİM”

Emily, senin şarkı söyleyebildiğini bilmiyordum. Bu konudan biraz daha bahseder misin?

Okul korosundayken bir süre şarkı söylemiştim. Ancak bir sürü insanın karşısında şarkı söylemek beni çok geriyor, dizlerim titriyor. Bu yüzden okuldan mezun olduktan sonraki 15 yıl hiç şarkı söylemedim. Yalnızca araabda giderken ya da duştayken, tek başımayken yani… Hatta eşim John Krasinski’nin karşısındayken bile şarkı söylemezdim. Into The Woods’un seçmelerine katılmadan önce John bana “Benim karşıdma şarkıyı söyle de deneme olsun” dediğinde onu bile reddetmiştim. Çok utanmıştım çünkü. İtiraf etmek gerekirse bu rol için seçmelere bile girmek istemedim. Düşüncesi bile sinirlerimi germeye yetiyordu. Daha önce Les Miz, Mama Mia ve Nine gibi müzikal filmler için de bana teklif gelmişti ve onları da reddetmiştim. Into The Woods’daki rolü de 1 kez reddettim, ama sonra Rob Marshall beni aradı. Dedi ki “Rol yapabilen bir şarkıcıyla çalışmak istemiyorum. Tam tersini arıyorum.” Sonra da bana “Seçmelere geleceksin. Harika olacağına eminim” dedi. Ben de “İnsanların karşısında şarkı söyleyecek kadar kendime güvenmiyorum. Ancak sen istediğin için bunu yapacağım” dedim. Sonra da seçmelere gittim, elimden gelenin en iyisini yaptım. Belki de bu gerginlikler bir yerde faydalı şeylerdir. Çünkü sizi çok iyi bir performans sergilemeye zorluyor. Bu yüzden de böyle bir fırsatım olduğu için çok mutluyum. Stephen Sondheim’ın bestelerini söyleme şansım oldu. Bir taraftan bakınca bu şarkılar karakterlerin uzantısı gibi. İzleyiciler arkalarına yaslanıp da eğlenceli şarkılar dinlemek yerine, dikkatlerini vermek durumunda kalıyor. Şarkılar insanı esir alıyor bir yerde. Size bir şeyler anlatıyorlar ve bu şarkıları söylemesi için oyuncular gerekiyordu. Rol için hazırlanırken haftada 3 gün şarkı söyleme dersleri aldım. Çekimlerin ilk gününde sete gittik. Tüm oyuncular kendi kendine şarkı söyleme pratiği yapmıştı. Sonra Rob Marshall geldi ve “Evet, bugün şarkı söyleyeceğiz” dedi. Kendimi berbat hissetmiştim. Herkes çığlıklar atmaya başladı. İnsanlar karaokede bu yüzden bu kadar içiyor herhalde. İnsanların karşısında şarkı söylemek fazlasıyla kişisel bir şey bence. Ama o anda bu düşüncelerin hepsinden kurtuldum. Ciddi bir zorluk yaşayan bir kadını canlandırıyordum ve ister şarkı söylesin isterse sadece konuşsun, bu karakteri canlandırmaya odaklanmalıydım.

 

“GENÇ KADINLAR HER ŞEYİ BEYAZ ATLI PRENSTEN BEKLEMEMELİ”

Küçükken “beyaz atlı prens” düşüncen var mıydı? Filmde bu tip bir fikir de var çünkü…

Filmi izlerken beyaz atlı prens olayı akıllara geliyor tabii ama bu benim hoşuma gidiyor. Örneğin Sindirella’da çok modern, ancak sadece materyalistik ve parlak şeylerle mutlu olacağını düşünen bir kız var. Ayrıca beyaz atlı prensin, daha iyi bir hayatın kapılarını açacağını düşünüyor. Ancak daha sonra kendisine sunulan bu sihirli şeylerin aslında mutluluğa ya da finansal güvenliğe sebep olmadığını anlıyor. Ben de bu mesajı çok beğeniyorum. Into The Woods’daki Sindirella, masalın modern bir versiyonu. Bu haliyle kadınlara çok güzel örnek oluyor. Ben de bu şekilde yetiştirildim. Küçükken oturup da düğün günümün nasıl olacağını hayal etmezdim yani.