'Emin' ellerde cinsellik

1990'lı yıllarda İngiltere sanat ortamının başına bela olan Kıbrıs asıllı ve galiba bir Türk babadan doğmuş, son zamanlarda ortaya çıkan ve şöhreti kısa yoldan yakalamak isteyen birçokları gibi...
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

1990'lı yıllarda İngiltere sanat ortamının başına bela olan Kıbrıs asıllı ve galiba bir Türk babadan doğmuş, son zamanlarda ortaya çıkan ve şöhreti kısa yoldan yakalamak isteyen birçokları gibi bitmez tükenmez biçimde çocukluğunda uğradığı cinsel tacizi anlatan, hemen her eserine sıçrayan cinselliğin ya da cinsel kökenli deneyimleri bu tatsız maceraya bağlayan Tracey Emin'in resmi nihayet Ulusal Portre Galerisi'ne asılmış.
Haberlerin yansıttığına göre Emin'in çırılçıplak fotoğrafı lordların, düklerin fotoğraflarıyla yan yana duracakmış.
Bunu, geç 20. yüzyılın bize armağan ettiği hoş bir sürpriz olarak kabul edelim.
Çıplaklığın 'çıplak' hali
Gerçekten de 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra üretilen sanatın çok önemli bir bölümü bedenle uğraşmaya başladı. Cinsellik, belki baştan beri sanatın en önemli öğelerinden birisiydi. Zaman, ona 'çıplaklık' boyutunu kattı. Yanlış anlaşılmasın, çıplak, içinde yaşadığımız dönemin getirdiği bir şeydir demiyorum. Aksine çıplaklık her zaman sanatta olmuştur da, çıplaklığın çıplak hale getirilmesi, soyulması bizim ürettiğimiz kültürün bir özelliğidir. Bu, pornografiyle
erotizm arasında bir yerde asılı kalmamız anlamına geliyor, fakat buradaki asıl soru, hangi dinamiklerin böyle bir süreci kışkırttığı ve neden cinselliğin sanat hayatımızın en önemli sorunu haline geldiğidir.
Pornografik değil
Yunan vazolarına bakanlar karşılarına çıkan çırılçıplak cinsel ilişki sahneleri karşısında şaşırır. Yalnız karşıt cinsler arasındaki cinsellik değil, eşcinsler arasındaki ilişkiler de bütün ayrıntılarıyla gösterilmektedir.
Bir başka yazımda belirttiğim gibi, cinselliğin her türlüsünü kendisine malzeme edinmiş bugünkü reklamcılığın kullanmadığı tek şey olan ereksiyon halindeki penisler o vazo resimlerinin başlıca malzemesidir. Buna rağmen o resimlerde ne bir erotizm vardır kendisini dışa vuran, ne de bir pornografi. Adeta cinsellikten arındırılmış sahnelerdir karşımızda duran.
Bu, büyük ölçüde Rönesans resmi için de geçerlidir. Gerçi, papalığın talebi üstüne Mikelanj üstlerine saydam bir tül çekmiş ve 'genitalia'yı bir parça olsun örtmüştür, ama Sistin duvarında yer alan 'Son Yargı' tablosunda İsa'nın bedenindeki çıplaklık kimsenin dikkatini çekmez. Biraz Barok'un büyük ustası Caravaggio'da kendisini cinsellik anıştırmalarıyla gösteren bir çıplaklık vardır, ama o da daha çok içerdiği 'garipsi'likten kaynaklanır. Kısacası, geç 20. yüzyıla gelinceye kadar cinsellik görselliğin içinde değil dışındadır.
Gerçekdışı cinsellik
Bunun başlıca nedeni ifade edilen cinselliğin
'gerçeklik'ten uzak olmasıdır. Kusursuz bir bedenin mühürlediği ve çok teatral bir jestle anlatılan cinselliğin erotizm olarak insanları etkilediğini söylemek güç. Ayrıca, biraz daha dikkatli bakılınca bu dönemlerde dile getirilen cinsellik asla kendisine yani doğrudan cinselliğe dönük değildir.
Cinsellik, mutlaka bir yerlerde gizlidir. Asıl amaçsa onu kullanarak başka bir şeyi anlatmaktır. 'Kullanılan' şey de cinsellik değildir. Çıplaklıktır. Nötr, tenin gerçek canlılığını taşımayan, canlı görünse de cansız, mermersi bir tendir bu. O kadar ki, neo-klasiszmin ustası David, baldıranı içerek ölmek üzere olan Sokrat'ı bile bir atletin vücudu içinde göstermekten kaçınmamıştır.
Gene bu açıdan ele alınca karşımızdaki cinselliğin bütünüyle 'ahlakçı' bir anlayışla bütünleştiğini görmek mümkün. Cinsellik, o yapıtlarda, 'olması gereken bir şey', sadece 'doğal bir ihtiyaç' diye tanımlanır.
20. yüzyılın yırtıp attığı budur. Geçen yüzyıl, Nietzsche'den başlayarak kurulu düzenle bütünleşmiş bütün kurumlara saldırmaya başlamıştır. Onların başında da ahlak ve onun büyük dayanağı olan akıl gelir. Bir kez onların belirlediği yapının dışına çıkıldığında cinsellik de, her şey de kendisine ait gerçeklerle ele alınabilecektir.
Mesele ahlak meselesi
Aralarında o günlerde tam bir beraberlik yoktu ama üstgerçekçilerin bu gelişmeye katkısı inkâr edilemez. Nitekim, Bataille gibi beden ve cinsellik algılamalarımıza o kadar geniş ufuklar açan bir kişinin o kaynaktan beslenmiş olması boşuna değildir.
O zaman sonuç kendiliğinden doğuyor. 20. yüzyılın irdelediği, paramparça ettiği cinselliğin asıl meselesi cinsellik değildir. Orada da sorun ahlaktır. Fakat, bu, olumlayıcı bir ahlakı değil, dışlayıcı bir ahlakı yansıtıyor. Ahlakın sorgulanmasını içeriyor. O da doğal. Zaman, bize cinselliğin iki unsurla sürekli çatışma içinde olduğunu öğretti: Ahlak ve iktidar. Bu iki unsur da gelir akla dayanır. O anlamda, 20. yüzyılın sanatlarında patlayan cinsellik aslında aklın bir sorgulamasıdır ve o yapıtların tümü bunu, başka bir şeyi yaparak değil, doğrudan cinselliğin kendisini sorgulayarak gerçekleştirir.
Bu, tam anlamıyla bir yön değişikliğidir. Cinsellik, ahlakın, aklın ve iktidarın yüceltilmesinin aracıyken, şimdi, onların dışlanması ve sorgulanmasının amacı olarak karşımızda... Cinselliğin doğrudan bedensel bir gerçekliğe dönüşmesi de işte budur: akıl ve iktidar bağlamında sıkışıp kalmış bedeni özgürleştirmek.
Eğer bütün bunlardan sonra geriye bir soru kaldı, 'aklı sorgulayan her şey aynı zamanda dinsel ve metafizik bir boyut taşımaz mı?' denirse, o başka bir yazının konusudur.