En güzel 'veda sonatı'...

En güzel 'veda sonatı'...
En güzel 'veda sonatı'...
'İnsan Avı', yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Philip Seymour Hoffman'ın veda sonatı niteliğinde. John le Carre'ın romanından uyarlanan filmde, İslami terör korkusu üzerine inşa edilen bir casusluk öyküsü anlatılıyor. Filmin sürprizi Derya Alabora. Uğur Vardan'ın Hürriyet Cumartesi'de yayımlanan eleştirisini sunuyoruz.
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

İNSAN AVI (Not: 3.5/5)
Orijinal adı: A Most Wanted Man
Yönetmen: Anton Corbijn
Oyuncular: Philip Seymour Hoffman, Rachel McAdams, Willem Dafoe, Robin Wright, Derya Alabora
Yapım: 2014, İngiltere- ABD
Süre: 122 dakika

‘Soğuk Savaş’ bitti ama John le Carre’ın karakterleri ‘şimdiki zaman ’da da varlıklarını sürdürüyorlar: Her zamanki gibi hafif mutsuz, hafif depresif, her daim vicdanlı ve her daim zeki halleriyle… Le Carre’ın bu ‘anti-kahramanlar bahçesi’nin son temsilcisi olarak Günther Bachmann, üstadın 2006 tarihle aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan ‘A Most Wanted Man’de perdeye gölgesini düşürüyor (Lakin bizde ‘Aranan Adam’ adıyla yayımlanan bu romanın sinema versiyonu ‘İnsan Avı’ Türkçesiyle gösterime çıkıyor).
Önce kısaca konu diyelim: Yarı Çeçen, yarı Rus olan Issa Karpov adlı mülteci, ülkesine iade edilmemesi için Almanya’dan oturma hakkı istemektedir. Lakin Rusya’da katıldığı kimi eylemlerden dolayı Alman ve Amerikan gizli servisleri, olası bir ‘El Kaide üyesi’ sıfatıyla Karpov’un peşindedir. Genç adam bir Türk ailesinin yanına sığınır ve onlar üzerinden bu gibi durumlara bakan idealist bir kadın avukata ulaşır. Alman istihbaratından Günther Bachman ise Issa’yı yem olarak kullanarak ülkedeki Müslüman akademisyen Faysal Muhammed’in İslami terör örgütlerine yardım edip etmediğini ortaya çıkarmak niyetindedir…

Batı’nın ‘11 Eylül’ sonrası -haklı- korkuları üzerine yükselen bir öyküye sahip ‘İnsan Avı’, mesele hakkında elbette kendince bir şeyler söylüyor. Ama asıl olarak hem ortaya attığı çok bilinmeyenli denklem itibariyle seyircinin kimin masum, kimin suçlu olduğu fikrinde gelişen bir esrarın peşine takıyor hem de klasik siyasi ve konjonktürel dengeler üzerinden okumalarda soyunuyor… Bütün bu sath-ı mahal üzerinde de karakterler üzerinden John le Carre’vari tadı ve havayı buluyoruz… Kuşkusuz Günther Bachmann karakteri, ‘Smiley’nin bu öyküdeki ve şimdiki zamandaki bir uzantısı… Belki bir komünist değil (zaten niye olsun, artık değil inanılaca,k sığınılacak bir devlet bile kalmadı!) ama kendince bir muhalifliği, karşı duruşu olduğu kesin…

Öte yandan filmin gezindiği sularda rastladığımız meselelerden biri de ’11 Eylül’ sonrası öykülerde tanık olduğumuz ‘masumiyet’ kavramına yapılan vurgu: Yani ‘Batı’dan bakıldığında her Müslüman olası ya da potansiyel bir terörist midir?..’ Hoş IŞİD’in insanlık tarihinin bu bölümünde bile çağlar öncesinde kalmış manzaralar sunan katliamları bu tür hikâyeleri naif ve boşa anlatılmış manzumeler dizisine dönüştürse de Batı’nın vicdanını bu türden egzersizler ayakta tutuyor. Bu coğrafyadan bakıldığında ise kökleri itibariyle İslam kültüründen gelip de ‘Laiklik’ sayesinde sınavı belli ölçülerde geçen Türkiye gibi bir ülkenin son 12 yıl itibariyle flulaşan görüntüsü, ‘Karşı taraf’ için zihinleri ve kafaları alabildiğine karıştırıyor elbet…

Sinema ‘John le Carre külliyatı’na daha önce de uğradı; başta ‘Soğuktan Gelen Casus’ olmak üzere ‘Rus Evi’, ‘Panama Terzisi’, ‘Arka Bahçe’, ‘Tinker Tailor Soldier Spy’, ünlü İngiliz romancının eserleri üzerinden yapılan uyarlamalardı. ‘İnsan Avı’ kuşkusuz farklı bir ‘tarihi’ özelliğe de sahip, çünkü film aynı zamanda yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Amerikan sinemasının son dönem büyük oyuncularından Philip Seymour Hoffman’ın ‘Veda sonatı’ niteliğinde. Alman istihbaratçı Bachmann rolünde karşımıza gelen karakterine yaptığı özel dokunuşlarla ‘Le Carre galerisi’ne önceden dahil olan Richard Burton, Sean Connery, Gary Oldman gibi oyuncuların arasındaki müstesna yerini alıyor… Bond türü ajan modelinden uzak, ışıltılı mekânlar yerine kasvetli kıyıda köşede kalmış barların müptelası, her daim elinde sigara ve içkisiyle arz-ı endam eden ve dahil olduğu sistemin günün birinde önünü keseceğinin farkında olan bir tipoloji bu… Hoffman’ın ‘Hunger Games’in son iki bölümünde de izleyeceğiz ama gözlerimizde ve anılarımızda, ‘İnsan Avı’ndakine benzer bir tat ve burukluk bırakmayacağı kesin…

Kadroda Derya Alabora da var


Filmin diğer oyuncularına gelince, iyi çizilmiş bir portre sunan ‘burjuva solcu’ avukatta Rachel McAdams, fiziği ve tavrıyla ‘Hz. İsa’yı çağrıştıran Issa Ksaparov’da Rus oyuncu Grigoriy Dobrygin, Bachmann’ın yardımcısı Irna’da ‘Barbara’dan hatırladığımız Nina Hoss, CIA İstasyon Şefi Martha Sullivan’da Robin Wright, Alman ajanlardan Maximillian’da Daniel Bruhl (onu da ‘Elveda Lenin’le tanımıştık), Dr. Faysal Muhammed’de İranlı aktör Hokayoun Erşadi gayet etkili performanslar sunuyor. Bu arada Issa’ya kol kanat geren Türk ana-oğulda anneyi de Derya Alabora oynuyor (karakterin ismi Meral Oktay). Hoffman’dan sonra en karizmatik portreyi ise banker Thomas Brue’da Willem Dafoe çiziyor.
Bir önceki çalışması ‘The American’da eski usul bir ‘Tetikçi’ hikâyesi anlatan tam adıyla Anton Johannes Gerrit Corbijn van Willenswaard, ‘İnsan Avı’nda gayet ölçülü biçili bir dille ‘Le Carre dünyası’nın görsel ifadesini perdeye taşımayı başarıyor. Bu ifadenin oluşumunda kuşkusuz Avustralyalı senarist Andrew Bovell’in ve Fransız görüntü yönetmeni Benoit Delhomme’un katkı payları yüksek.
Sonuç? Sırf Philip Seymour Hoffman gibi bir büyük ustayı izlemek adına bile kaçırılmayacak bir yapım ‘İnsan Avı.’ Siz de öyle yapın, kaçırmayın…