Eski bir fotoğraf...

Eski bir fotoğraf...
Eski bir fotoğraf...
İstanbul Modern'in 10. yıl sergisi 'Komşular', iki buçuk yıllık bir küratoryel çalışmayla Türkiye ve komşusu ülkelerdeki çağdaş sanatı bir araya getiriyor. Aynı zamanda müthiş bir kültürel buluşma.
Haber: GÜLNAZ CAN / Arşivi

Bir bit pazarında, kutular içinde düzensizce sunulmuş eski fotoğraflar, gönderilmiş kartpostallar arasında bazılarına göz takılır. Bir yerden tanıyorum bu insanları der zihin. Bakarız, bakarız, tahminler başlar: 80’lerden gibi. Sanki 70’lerin ilk yarısı… Bizim evde de böyle bir örtü vardı, televizyonun üstünde. Annemin böyle bir gözlüğü vardı ama elbette annem değil bu. Saçlar tam da Aliye teyzeminki gibi… Bir ilkokul arkadaşım, şu upuzun boylu kız… Onun babasına mı benziyor? İşin içinden çıkamayınca: Belki de bu sokakta oturuyordu bu insanlar… Belki az önce önümden geçtiler, İstiklal’de bir yerde. Bu ev müthiş tanıdık, kesin tanıdık, bir yerden.
İşte böyle bir deneyim 10’uncu yılını kutlayan İstanbul Modern’deki ‘Komşular’ sergisi. İşte böyle bir iç tartışması. Anlatıların yerel dertler, yerel hikâyeler gibi sunulmasıyla da aslında yerellik altüst oluyor.
Adrian Paci, ‘Ressam’ tabelalı çadırında sahte belgeler, resimler üretirken, kendi ölüm sertifikasını yazarken Arnavutluk’taki bürokrasiyi tiye alıyor.
Babak Jalali, uzun metraj filmi ‘Frontier Blues’da umudunu kaybetmiş erkekler ve görünmeyen kadınların dramını, inatla büyük boy kazaklar satmaya çalışan Kazem, Bakû’ya yerleşmek için İngilizce öğrenmeye çalışan Alam, eşeğinden hiç ayrılmayan Hassan, arada ortaya çıkan Türkmen kökenli bir halk şairi ile vücut bulduruyor. ‘Bağdat Gecesi’ adlı üç boyutlu animasyonda Furat Al Jamil, çocukluğunda dedesinden dinlediği bir masalın onlarca farklı yorumlarından birini anlatıyor ve böylece taa Yunan mitolojisine dayanan Saluwa’nın hikâyesi Bağdat sokaklarına taşınıyor. Maja Bajevic, Slovenya’da 1911- 2011 arası kullanılmış sloganları (Özel ve kamusal alanlarda paylaşılan mekânlardaki toplu performans, sesleniş ve müzikler) dinletiyor ve gösteriyor yerleştirmesinde.
Canan’ın ‘Hezeyan’ adlı filmi bir bireysel delirme hikâyesi olsa da kültürel ve sınırlar ötesi kavramları çağrıştırıyor: Paranoya, aidiyet, koşulsuz bağlılık, popüler kültür/yaşam… Turhan Selçuk ilk kez 1972’de Cumhuriyet’te yayımlanan ‘Foncistan’a Seyahat’ adlı karikatür serisinde Abdülcanbaz’ın hayali bir yere seyahatini çiziyor. Hem Türkiye ’ye hem de çevresi bazı yerlere benzerlikler gösteren bu şehir belki bir yerlerde var/dı, ama böyle anılmamış. Hem buraya benzerliğiyle hem de farklılığıyla ‘dışarıyı’ temsil ediyor, buralıların gözünden.
Bir adamın dilindeki tüyün yavaş yavaş azaldığını ve yok olduğunu izliyoruz Lübnanlı sanatçı Mounira El Solh’un videosunda. El Solh bunun gibi 19 deyimi 5 farklı ekranda gösteriyor. Dil sorunsalı, seyahatleri arasında rüyalarında deyimleri görmeye başladığı zaman gündemine giriyor. Sonuçta ister istemez yüksek oranda mizah yüklenen bu videolarda sanatçı Türkçe’de de çok kullandığımız Arapça deyişleri performansında sunuyor. Pavlos Nikolakopoulos’ün ‘çizim yerleştirmesinde’ küçük savaş ve vahşet sahnelerinde şeytanı görememek; birkaç adım atıp da uzaklaşınca anlamak tüm kurguyu, tam da komşunun, evin dışındakinin gerekliliğini gösteriyor.
Tüm bunlarda ve daha fazlasında sınırlar belirginliğini yitiriyor. Elbette bu sergi, Paolo Colombo ve Çelenk Bafra’nın iki buçuk yıllık bir küratoryel çalışmasıyla Türkiye ve komşusu olan ülkelerdeki çağdaş sanatı bir araya getiren başarılı bir seçki. Ama aynı zamanda müthiş bir kültürel buluşma. Ev kadar yakın ama ev olmayan komşunun alanında neler olup bittiğini, oranın da kafa karıştıran şu yabancı fotoğraflar gibi evden çok da farklı olmadığını anlatıyor. Geçilir- geçilmez ‘o tarafın’ ev sahibi 17 ülkeden 35 sanatçı katılıyor bu fotoğrafa.
Sergi 8 Haziran’a kadar uzatıldı. Bu arada metinlerle yüklü bir sergi kitabı, söyleşiler, Ortadoğu ’dan Balkanlar’sa komşu sinemaları sunacak bir film seçkisi de sergiye eşlik edecek.