Eskiden sansür vardı şimdi para bulamıyorum

Eskiden sansür vardı şimdi para bulamıyorum
Eskiden sansür vardı şimdi para bulamıyorum
Polonyalı üstad Krzysztof Zanussi İstanbul'daydı ve Sabancı Kültür Merkezi'ndeki 'Aydınlanma' (1974) filminin gösterimi sonrasında sineması üzerine konuştuğu panele katıldı. Zanussi ile bugünün sinemasını konuştuk.
Haber: ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR / Arşivi

Hayli entelektüel, diyelim ki ‘yüksek sanat’ yapan sinemacılarla konuşmak bazen zordur, daha iyi ifade arayışıyla sohbet sıkça tekler. Polonyalı üstad Krzysztof Zanussi ise 75 yıllık birikimini ufuk açıcı ve mizahi bakışıyla keyifle paylaşanlardan. Zaten yabancımız değil, muhtelif kereler festivallerimize konuk olmuşluğu var. Yaklaşık 80 film ve belgeselle uluslararası platformda ödüllerle baş tacı edilen Zanussi, geçen perşembe günü İstanbul ’daydı. Polonya- Türkiye Diplomatik ilişkilerinin 600 yılı kutlama etkinlikleri kapsamında geldi. Sabancı Kültür Merkezi ve Adam Mickiewicz Enstitüsü’ne bağlı dijital bir platform olan Culture.pl işbirliği ile gerçekleşen etkinlikte önce onu dünya vizyonuna taşıyan ‘Aydınlanma’ (1974) filmi gösterildi ardından sinemasını anlattığı panele katıldı. Moderatörlünü yaptığım sohbette Polonyalı film eleştirmeni Janusz Wroblewski de vardı ve üstadın ‘Constant Factor’dan (1970) ‘Persona Non Grata’ya (2009) ve uzanan şanlı filmografisini özetledi. Panel ve baş başa sohbetlerimizin özeti burada.

Başyapıtlarınızdan ‘Aydınlanma’ zor koşullar altında yaşayan genç bir fizikçinin bilimden ruhaniyete, bir şeylere tutunarak hayattaki mana arayışını anlatıyor. Bir nevi otobiyografik bir film diyebilir miyiz?

O dönem fizik okumuş, bilime ve felsefeye kafa yormuş genç bir insan olarak evet, kendi iç dünyamda yaşadıklarımı anlatıyor. Bu anlamda otobiyografik ama tabii ki ben filmdeki genç gibi evli ve çocuklu değildim. Çarenin sadece bilimde veya ruhanilikte olmadığını ancak yaşayarak öğreniyoruz. Hayatta çok yanıt yok, sorular var.

Neredeyse 30 yıl sonra çektiğiniz ‘Life is Fatal Sexualy Transmitted Disease’ (2000) de kanser hastası yaşlı bir adam ölümle yüzleşmesi üzerinden sanki ruhani bir takım yanıtlar buluyoruz, yanılıyor muyum? 

Yanıtlar yok yine ama umut var. ‘Aydınlanma’da da umut vardı. Gençken hayattaki menkıbenizi bulacağınıza dair bir umut vardır. Ölümle yüzleşirken de ötesinde bir hiçlik düşünseniz de bir nevi korkmadan gidebilmek ihtimali gibi.

Yıllarca Sovyetlerin uydusu olarak baskıcı rejimde yaşadınız. Şimdi tüketici odaklı kapitalizmde nasıl hissediyorsunuz?

Baskının değişik formları vardır. O zamanlar sansür vardı ve korkunçtu. Sansürün nasıl da her türlü yaratıcılığı ve özgürlüğü bastırdığını biliyoruz. Ama eski sistemin hakkını da yemeyeyim, sansüre rağmen filmlerimi yapabildim. Şimdiki sistem genel geçer beğenileri, geniş kitleleri odaklıyor maalesef. İyi tarafları da var, güya özgürüz ama bu sefer de başka yerlerden kısıtlanıyorsunuz. Film çekmek için kolay para bulamıyorum, İstediklerimi değil bütçemin yeteceği filmleri çekiyorum! Bulduğum paraya göre projelerimi oluşturuyorum. Bu anlamda son derece tüketici bir sistem. Neyse ki yeni filmimi bitirdim. ‘Foreign Body’adında, bir holdingdeki kadın yöneticileri merkeze alan bir film. Kadınları acımasız yöneticiler olarak gösterdiğim gerekçesiyle şimdiden anti-feminist olduğuna dair tepkiler aldım ama bence doğru değil.

Zamanında sansürden çok çekmiş olmalısınız.

Pragmatik olmaya çalışıyorduk. Mesela ‘Aydınlanma’nın genç ve idealist bilim adamının dönemin rejim karşıtı protestolarına katıldığı sahneler başıma bela oldu, kesmek zorunda kaldım. Ama filmin Küba macerası pek ironiktir. Başkan Fidel Castro filmi hiç beğenmedi. Savunduğu sistemin karşısında duran bir filmi nasıl da yapabildiğime hayret etmişti. Ama sonuna kadar izledikten sonra ortada zararlı bir şey olmadığına karar vererek “Hiç değilse gençleri fizik okumaya teşvik ediyor” dedi ve gösterilmesine izin verdi!

Peki, şimdilerde hayata bakışınız nasıl? Film yapmaya devam ettiğinize göre azıcık iyimserlikten söz edebilir miyiz?

Artık yaşlandım, gerçi daha akıllı ve bilge değilim. Eskiden sinemada, Avrupa’da şahane öncüler ve yaratıcılar vardı. Şimdi çok vasat, özellikle Hollywood’da incir çekirdeğini doldurmayan fikirlerle filmler yapılıyor.

Efsane sinema okulu Lodz’da Kieslowski, Wajda, Polanski gibi önemli sinemacılarla bir aradaydınız. Nasıl bir ortamdı?

Genelde işbirliği içindeydik. Roman Polanski benden birkaç sınıf yukarıdaydı yaş icabı ama heveslerimizi, yapmak istediklerimizi paylaşırdık. Kieslowski yakın arkadaşımdı, filmlerinin yapımcısı da benim zaten. Ama ilk dönem filmleri maalesef Avrupa’da hiç anlaşılmadı. Cannes’a gönderdiğim filmleri uzun yıllar geri çevrildi, “Göndermeyin artık bu adamın filmlerini” dendi. Ama sonunda ‘Öldürmek Üzerine Bir Film’ ile kabul edildiğinde ödüller aldı. Hak ettiği ilgiyi ancak ‘Üç Renk’ filmleriyle yani kariyerinin ikinci yarısında gördü ve bunu onu çok gücendirdi, bence küskün öldü.

Peki kıskandığınız bir sinemacı var mı?

Olmaz mı! İtalyan üstad Fellini mesela, izlediğimde, ah bunu keşke ben çekebilseydim dediğim olmuştur! Bu şahane bir şey aynı zamanda. Ama artık Godard ve Alain Resnais gibi öncü sinemacılar yok. Sinemada artık öncü bir ruh birliği yok gibi.