Esra Dermancıoğlu: Korku benim ihtisas alanım

Esra Dermancıoğlu: Korku benim ihtisas alanım
Esra Dermancıoğlu: Korku benim ihtisas alanım
Esra Dermancıoğlu, hayatımıza girdiği 'Fatmagül'ün Suçu Ne?'den beri ekranda ve sinemada çeşitli durum komedilerinde karşımıza çıkıyor. İkincikat imzalı 'Poz'daki hayli etkileyici performansı Azra'dan sonra şimdilerde korku-komedi filmi 'Hayalet Dayı'da komedisini kıllı, kilolu fiziğinden alan 'Samet' ile beyazperdede... Esra Dermancıoğlu ile buluştuk, genele yayılmış güzellik-gençlik takıntısından, kişiyi özgürleştiren 'kayıtsızlık' haline ve korku filmi merakına uzanan bir sohbete oturduk...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

‘Hayalet Dayı’da canlandırdığınız Samet, komiklik ögelerini bilhassa fiziksel özelliklerinden alan bir tip. Filmle ilk temasınız nasıl gelişti?
Ali Yorgancıoğlu, Dirty Cheap Creative ekibi çok eski arkadaşlarım. Bundan altı, yedi sene evvel ‘Moral Bozukluğu ve 31’le başlamıştı …. Aslında filmin içinde çok bana göre bir karakter yoktu. Onlar ekstradan, “Ozan’a bir sevgili yapalım, yapacaksak da böyle bir şey yapalım” dedi. Aslında riskli... Çünkü karakterin bir derinliği yok, karakter yok ortada. Öyle olunca da sadece fiziksel özelliklerle var oluyorsun o filmin içinde. O varoluş oyuncu olarak riskli bir şey… Bunun İngiltere’de çok örnekleri var ama oradaki dizi ve filmlerdeki karakterler çok derinlikli… Karakterin niye tüy bıraktığının, kıllı gezdiğinin bir anlamı oluyor. Bunun böyle bir durumu yok; tamamen mizah, karikatür bir tip. Ali söz konusu olmasa yanından bile geçmeyeceğim bir tip… Karikatürize bir şey yapmayı hiç istemem, taklit sevmem. Her oyuncunun sınırları vardır. Ama onlar benim çok yakın dostlarım, hiç sorgulamadan kabul ettim. Takozlar giydik falan, ara ara filmde gözüken bir tip Samet….

‘Hayalet Dayı’nın yakın durduğu o janrı sever misiniz?
‘Farrelly’ler, ‘Ah Mary Vah Mary’ler, ‘Beter Böcek’ler… Çok iyi oynanırsa komik geliyor ama komedide çok da özel alanım değildir… Ben hayatın içinde de tekstlerde de filmde de durum komedilerine gülen biriyim. Şu anda tiyatroda, ‘Poz’da da bütün o dramın içinde, oynamaktan fevkalade zevk aldığım bir durum komedisi var. Birinin “Gel şimdi seni güldüreceğim” hali hoşuma gitmiyor. Ama çok baba örnekleri de var tabii…

KORKU, İHTİSAS ALANIM
Ben yüzünüzün, ifadenizin durum komedisine çok denk düştüğünü düşünüyorum hep. ‘Fatmagül’ün Suçu Ne’de de ‘Doksanlar’da da ‘Poz’da da öyle bir durum vardı zaten.

O alan hoşuma gidiyor. O komedinin matematiğini o an yakalayabiliyorsam güzel bir şey çıkabiliyor. Ama komiklik yapmak bana göre değil.

‘Hayalet Dayı’da korku ögeleri de var. Korku, gerilim sever misiniz?
Benim ihtisasım o. 12 yaşımdan beri, hâlâ, zamanım olursa, eve kapanıp üst üste, dört beş korku filmi seyrettiğim olur. Bayılırım. En babalarından en leşine kadar… Zaman zaman ‘Friday the 13th’i seyrettiğim bile olur. Ama korkuya komedi katmayı hiç sevmiyorum, hiç bakmam.

Hâlâ korku hissi veriyor mu filmler?
Artık vermiyor galiba… Bir tane yakın zamanda verdi aslında. Alzheimerlı bir kadına belgesel yapmaya gidiyorlar, kadın sonra hafif şeytani bir şey çıkıyor. Bazıları çok zekice… Mesela ‘Babadook’ şahane. 10 tane film alıyorum diyelim, yine korku filmlerinden başlıyorum izlemeye.

Kıllı, kilolu bir kadın tiplemesiyle komedi yapmayı kabul etmek bir kadın oyuncu için riskli bir şey midir?
Yok…
Sizden bana size bir ‘kayıtsızlık, umursamazlık’ hissi geçiyor. Hakkınızda söylenenlere,  magazin programlarındaki laflara, yazılanlara vs de kayıtsız kalan bir hâl. Bir tür özgürleşme hali gibi… Katılır mısınız?
Evet. Çünkü oyunculukta da öyle bir özgürlüğün olması lazım. İnsanın bir tipolojisi, bir fiziği var. Ben güzel standardına uyan bir tip de olsaydım büyük bir ihtimalle kendimi ondan çirkinleşmeye doğru giderdim. İnsanın kimseye göstermek istemediği tarafıyla daha çok ilgileniyorum. Bir de kendi hayatımda yaptığım şeyler bazen çok absürd geliyor bana, komik buluyorum kendimi. Çok üstünde durmuyorum bahsettiklerinizin. Bence insanlar bu yüzden de hastalanıyor. Eninde sonunda hepimiz bir yerde toplu halde bir şey yapıyoruz. Biri önde, biri arkada, biri daha iyi, biri daha güzel, biri daha çirkin… Hepimiz o yuvarlağın içinde takılıyoruz. Çok üstünde durmuyorum. Öyle bir tiplemeyi yapınca benim için ne diyecekler, çok mu çirkin diyecekler… İlgilenmiyorum. Çok takıntılıyımdır bakma, umursarım ama umursama sürem kısa sürüyor. Çünkü çok sıkılıyorum. Bakıyorum ki bırakmak lazım, o bırakma hali de beni çok özgürleştiriyor.

YAŞ ALMAK İNSANA KENDİNİ TANIMA ŞANSI VERİYOR
Sizde, sektöre görece daha geç girmenin verdiği bir kendine güven var mıdır?
Sektöre geç girmedim, sadece geç ünlü oldum… O da ne kadar geç, ne için geç, tartışılır… Ve evet, genel hayatın içinde yaş alıyor olmak insana kendini tanıma şansı veriyor… Nerede olmak istediğini çok iyi biliyorsun. Eskiden, bilemediğin için için arafta kaldığın zamanlar olabiliyor ama yaş aldıkça biliyorsun. Yine risk ama ben biliyorum artık. Kendini bilmekle ilgili bir şey. Kendi çevrem çok küçük, kimin bana iyi geldiğini falan biliyorum, basit yaşıyorum. Basit yaşayınca güzel.

“Daha erken girseydim sektöre nasıl olurdu?” diye düşündünüz mü?
Hiç böyle bir soru sormadım kendime. O an hali iyi geliyor bana, oyunculukta da öyle, o anda olmak iyi geliyor… Ne olurdum? Hiç bir fikrim yok. Belki daha fazla yanlış olurdu, belki pes ederdim, belki daha iyi olurdu… Bir de şans durumu vardı: İyi bir projede, iyi bir yapımla, star işinde olmak, senin de yapabileceğinin en iyisini yaptığın noktada olmak... Belki bundan beş sene evvel başlamak istediğim yer hiç seyredilmeyen bir iş olsaydı, ikincisi de hiç seyredilmeyen bir iş olsaydı ben ufak ufak gidecektim. ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ gibi çok iyi yazılmış bir senaryoda, çok iyi yazılmış bir karakterde olmak bir şanstır. O şansı değerlendirdim mi? Evet.

BİR TEK GENÇ VE GÜZEL OLANLAR ÂŞIK OLMUYOR Kİ…
Eskiden sinemada, Hollywood’da da misal, kadın oyuncular için “40’ta işi biter” gibi cinsiyetçi bir kanı vardı. Şimdi de bir 10 yıl attılar o yaş sınırını! Bizde de belli bir yaş üstü kadınları anlatan iyi hikâye olmaz genelde, hele aşk öyküsü hiç olmaz.
Türkiye’de bir tek genç ve güzel olanların aşkları anlatılıyor. Bir tek genç ve güzel olanlar âşık olmuyor ki, herkes aşk yaşıyor.

Kadın bakış açısıyla yazılmış kadın hikâyeleri yok…
Çok doğru, budur.

Dizilerde kadın karakterler dökülüyor… Kadınlar ya çok kötü, dırdırcı…
Ya da çok iyi!

Sizin durumunuzun çok tersinden bir yerde bu durumu kırdığı kanısındayım.
Bir de gencim ben, bir sektörde illa 20-25 arası diye bir oyuncu şartı olmaz… ABD’de Meryl Streep’e de hâlâ aşk hikâyesi yazılıyor, Julianne Moore’a da yazılıyor. Ama Türkiye’de… Ben mesela Perran Kutman’ı bir aşk hikâyesinde seyretmeyi çok isterim mesela. Perran Kutman’ı seyretmeyi o kadar özlüyorum ki…

Rol aldığınız ikincikat oyunu ‘Poz’da da Azra çirkin, güvensiz bir kadındı…
Çok severek oynadım Azra’yı. Tam bir kadın hikâyesi ‘Poz’, bir erkeğin üzerinden anlatıyor kadınları… Ama Azra’nın hikâyesi değil aslında, o küçük kızın draması… Azra hiç oynamadığım bir karakterdi. Seksi, isterik kadınlar geliyor hep; bu çok iyi geldi. Deniz (Madanoğlu) çok zeki bir kız, daha fazla bilinmesini isterim. Güzel bir kafası var. Bakınca oyunda aksiyon yok, bir şey yok, dört kadın sadece konuşuyoruz aslında. Bazıları “oyunculuk performansı” diyor ama metin çok iyi olduğu için biz de üzerine katmış olabiliriz. Deniz sinemaya da giriyor şimdi. Bir sonraki oyunumu da onunla yapacağım galiba…

Nasıl bir his şu dönemde tiyatro yapıyor olmak?
Alternatif tiyatroları çok seviyorum. Küçük sahneyi çok seviyorum. Dün çok komik bir şey oldu oyunda. Ön sıradaki bir seyirci oyunu videoya çekiyor. Takıldım oraya! Bir ara düşündüm, durdurayım “Çekmeyin!” diyeyim, dedim. Ama sonra diğer üç arkadaşıma haksızlık olur dedim… Oyunu kesemem, kendi başıma. Telefonuyla çekerken, karşısında oynuyordum, en hararetli yerde oynarken yanaşıp telefonu tersine çevirdim. Ama o hal, seyirciyle bu kadar, “Evet, tiyatro yapıyoruz ama aynı zamanda da bir gerçeklik var” halini seviyorum. O kadar yakın olmak, göz göze gelmek falan bana çok iyi geliyor.