Estetik bir kültür aranıyor!

Sağın maruf ismi Mehmet Şevket Eygi, Ayşe Arman'la yaptığı röportajda öteden beri dile getirdiği yakınmalarını ortaya koydu. Bu yakınmaların önemli bir bölümü 'Müslüman' kesime dönük. Eygi, kendisinin de yer aldığı bu çevreyi hayli zamandır eleştirileriyle hırpalıyor.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Sağın maruf ismi Mehmet Şevket Eygi, Ayşe Arman'la yaptığı röportajda öteden beri dile getirdiği yakınmalarını ortaya koydu. Bu yakınmaların önemli bir bölümü 'Müslüman' kesime dönük. Eygi, kendisinin de yer aldığı bu çevreyi hayli zamandır eleştirileriyle hırpalıyor. Müslüman kesimin eleştirilecek yanları elbette çok fazla. Hatta, konjonktürün getirdiği kayırmalar ve her kayırmanın en önemli etkeni olan körlükler bir yana bırakılacak olursa bu alanın eleştirilecek yanları onların eleştirdiği kesimin eleştiriye muhatap olan kısıtlamalarını çok aşar.
Fakat, son zamanlarda Aydınlanma bağlamındaki açılımların kınanması söz konusu olduğundan İslami kesim kusursuz bir bütünmüş gibi görülüp değerlendiriliyor. Eygi bu anlayışı radikal bir biçimde kırarak, Müslümanları özellikle bir estetik üretememekle suçluyor.
Bana kalırsa Cumhuriyetçi, Aydınlanmacı çevre için de bu eleştiri geçerlidir. Fakat, zamanın ve ona bağlı şartların getirdiği son dönem kısıtlamaları bir tarafa bırakılırsa bu çevre, yakın tarihin belli dönemlerinde hiç de yabana atılmayacak bir kültürelestetik üretimi gerçekleştirmiştir. Her ne kadar milliyetçilikleri çok gelişmiş Attila İlhan gibi yazarlar, bu çevreyi Cumhuriyet dönemi kültürelestetik üretiminin yetersiz olduğunu vurgularsa da, bu çok ciddiye alınacak bir eleştiri değil. İç sorunları, kısıtlamaları vardır ama, o estetik kendi içinde bir bütüne sahiptir. Sorun, o estetiğin toplumsallaşamamasında ve kendi kendisini üretme olanağını kazanamamasındadır. Bu olgular sağlanamadığından o anlayış tarafından üretilen 'yüksek kültür' ve ona eklemlenmiş estetik yerini başka oluşumlara bırakmıştır.
Eygi, bunları bir tarafa itiyor ve kendisinin yakından temasta olduğu, izleme ve gözlemleme olanağını bulduğu İslami kesimi ele alıyor. O kesimin çok farklı düzeylerde tezahür eden, oldukça yoz bir estetikle iç içe olduğuna değiniyor. Fakat, bu doğru saptama bir hayli eksik kalıyor. Çünkü, Eygi, öylesi bir bakış açısına sahip olmadığı için bu yetersiz, kısıtlı, eleştirilmesi gereken durumu bir mutlakiyet içinde kabul ediyor. Bu nedenle, onunla, içinde bulundukları kesimi eleştiren Cumhuriyetçi aydınların yaklaşımı bir benzeşim gösteriyor. İki taraf da, bir tür nostalji ve mutlakiyet içinde değerlendirip irdeliyor kendi 'ihvan'larını. Oysa, sorun çok farklı bir yerde birbirine bağlanıyor. Şöyle açıklamaya çalışayım.
Yeni estetikten rahatsızlar
Eygi'nin de, Cumhuriyetçilerin de eleştirilerine de sonuçları itibarıyla katılıyorum. Bugün, Türkiye, tarihin hiçbir döneminde görülmedik düzeyde bir estetik tükenişle karşı karşıya. Ne var ki, hiçbir düzeyde boşluk kabul etmeyen doğa, bu alanda da hükmünü yürütüyor. Söz konusu boşluklar üretilen bir başka estetikle dolduruluyor. Eygi de, Cumhuriyetçiler de aslında bu yeni estetikten rahatsız. Bu estetik, herkesin bildiği üzere, yarı arabesk, yarı kiç bir kültür. Neresinden bakılırsa bakılsın bir 'harman' kültürü bu; eklektik yapıya sahip ve yok sayılamayacak ölçüde katı bir gerçek. O zaman sorun başka bir biçimde oluşuyor: acaba bu kültür yanlış mı ve nereden kaynaklanıyor?
İki tarafın iddialarına bakacak olursak, Cumhuriyetçi kesim, kültürün yetersizliğini açıklamak amacıyla gelenekten yeterince yararlanılmamasını öne sürer. Gelenek eksikliği, kültür üreticilerini temelsiz bir Batıcılığa sürüklemiş, bu da ayağı yere basmayan, köksüz bir kültür doğurmuştur. Halkın bu kültüre ne katkısı vardır ne de halk bu kültürle bir iletişim kurabilmektedir. İşin ilginç yanı, Eygi ve benzeri görüşleri savunanlar da yaklaşık aynı şeyi söylüyorlar. Onlar da, mevcut ve özellikle İslami kesimde ortaya koyulan kültürel kodların gelenekle, onun görkemli birikimiyle bir tutulamayacağını vurguluyorlar.
Buradaki gelenek olgusu karmaşık bir kavram. Gelenekten yararlanarak yeni ve öncekiyle yani Osmanlı toplumunun İslami bir duyarlılıkla oluşturduğu kültüre denk bir kültür üretilebilir miydi? Bu soruyu olumlu yanıtlamak zor. Fakat, kültürel kopukluğun ortaya garipsenecek bir sonuç çıkardığı da bir gerçek. Bunu gelenek değil de 'klasik' eksikliği diye değerlendirirsek daha doğru olacak. Gerçekten de klasiğin olmaması geçmişle bağ kurulmasını engellediği gibi, üretilmiş yeninin tanınıp içselleştirilmesini de engelliyor.
İki kesimin de sıkıntısı var
İkincisi, her iki kanat da gelenek/klasik eksikliğini yaşayarak ortaya bir 'uygarlık' kopukluğu koymuştur. Bu da aslında mevcut kültürün eklektik yanına işaret eder. Çünkü, uygarlık bir bütündür ve hayatın her alanına tekabül eder. Batı'ya bakıldığında bu böyledir. Çünkü, Batı kendisini 'kanon' ve 'klasik' bağlamında ve Yahudi-Hıristiyan gelenekleri düzeyinde daima korur ve ona sürekli olarak göndermede bulunur, hatta biteviye işlediği odur. Oysa, biz bundan yoksunuz.
Üstüne, yüksek kültürü bir yana ittik ve her şeyi, popülist bir eğilimle doldurmaya karar verdik. İşte asıl sorun burada: Halkçılık kisvesi altında, 'çevre' onamalarıyla ortaya çıkan kültür, hiçbir biçimde yerleşik ve kurulu gelenekle irtibatı olmayan bir doku meydana getiriyor. Yozlaşmaya açılıyor. İki kesimin de sıkıntısı budur. Yoksa, Batı kaynaklı olması bir kültürün ya da halk kökenli olması bir şeyi değiştirmez. Şikayet edilen kültür, eğitime dayanmayan bir kültürdür. Gündeliğin içinde üretilmiş bir dokudur. Geleneğe referensla da kurulsa halk kültürüne referansla da kurulsa nihai kültür 'yüksek' kültürdür. Aranan budur; kınanan bu olgunun eksikliğidir. Bir de bu açıdan baksa üstatlar meseleye.