Etraf 'femme-fatale' karikatürleriyle dolu

Etraf 'femme-fatale' karikatürleriyle dolu
Etraf 'femme-fatale' karikatürleriyle dolu
Kezban Arca Batıbeki, yeni sergisi 'Dolls'ta kara filmlerden fırlamış gibi duran karikatürize bir femme-fatale karakteri, kişisel koleksiyonundaki parçalar arasında dolaştırıyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Enstalasyonundan videosuna Kezban Arca Batıbeki’nin işlerinde ortak nokta kitsch ve pop art’la dirsek teması... Sanatçının son sergisinde bu temas yine mevcut. Kara filmlerden fırlamış gibi duran karikatürize bir femme-fatale, Batıbeki’nin kişisel koleksiyonundaki parçalar arasında yolunu bulmaya çalışıyor. Ancak bir farkla: Bu sefer “sakin bir yere kaçmak istedim” diyen Batıbeki, okulda aldığı siyah beyaz fotoğraf eğitimini hatırlamış ve kitsch’le ilişkisini de bu sükûnet üzerinden kurmuş.
İkonlara ilginiz, sizi takip eden herkesin malumu. Yeni serginiz ‘Dolls’ta da bir ikon odakta. Bu ilginin nasıl başladığını, popüler kültür ikonlarında sizi cezbedenin ne olduğundan bahsedebilir miyiz biraz?
İkonlara ilgim gibi, sinema sevgim de benimle ilgilenen herkesin malumudur o zaman . İşlerimde sıkça yer verdiğim bu ikon kadınları, filmlerimin başrol oyuncuları olarak düşünebilirsiniz. Kurosawa nasıl çekeceği her sahnenin desenini önceden planlayıp çiziyorsa ben de kompozisyonlarımı bir filmin az sonra çekeceğim sahnesiymişçesine planlıyorum. Bu ikon kadın; benim kurgularımda; güzel, zekâsının yetmeyeceği ortamlara, hedeflere ulaşmayı kolay sanan, saf ama hırslı, ‘kifayetsiz muhteris’, zavallı bir karakter aslında... Onun bu sonuçsuz ve çözümsüz çırpınışlarını izlemek beni hem üzüyor hem de cezbediyor.
‘Dolls’un odağındaki figür, karakteristik özellikleri vurgulanmış bir femme-fatale’i hatırlatıyor. Bu figürün çıkış noktası neydi?Yorumunuz çok doğru. Hayatını, ‘Doll’ yani ‘bir oyuncak bebek’ olmak üzerine kurgulayan ve bu seçiminin sonucunda ipleri her zaman başkasının eline teslim eden bir kadın tipini anlattığım için konunun baş artistinin, femme-fatale görünümlü bir figür olması gerekiyordu. Son yıllarda, olduğundan daha güzel olma, güzelleşme kavramı, kadınlar üzerinde, giderek artan bir baskı unsuru haline geldi. Sürekli nasıl daha genç ve güzel görünebileceğimize yönelik tariflerle sabah akşam beynimiz yıkanıyor. Bunlar bana çok acıklı geliyor ve hepimiz farkında olmaksızın bunların etkisinde kalıyoruz.
Tavuskuşu da sergideki baskın unsurlardan biri… Tavus kuşu ‘güzellik sembollerinden birisi’ olarak mı ilginizi çekti?
Tavuskuşu, çok özel ve kibirli bir yaratık, aşırı süslü ve bence oldukça da kitsch bir görünümü var. Konu ettiğim kadının, hedef aldığı, görkemli sandığı, kitsch yaşam biçimini, özlemlerini simgeliyor bir yerde. Tavuskuşu nun güzel olan cinsinin, ironik bir şekilde erkek olması ve uzak mesafelere uçamaması da ona istediğim anlamları yükleyebilmem için ideal bir figür olmasını sağlıyor.
Bu sefer fotoğraflar üzerinde müdahaleler var. Teknik olarak nasıl bir çalışma süreciydi sizin için?Aslında, resim, fotoğraf, film ve yerleştirmelerimde yıllardır, pop-art ve kitsch üzerine çalıştığımdan renklerle boğuşup duruyordum. Sanırım bir süre beynimi dinlendirmek istedim. Siyah-beyaz fotoğraf üzerine çalışmak benim için mükemmel bir kaçış oldu. Mehmet Kısmet’ in stüdyosunda, üzerinde çalışmak istediğim 1800’lü yıllara ait eski bir teknik olan, fiber bazlı kâğıt üzerine, gümüş, jelatin baskı tekniğiyle önce bir seri fotoğraf hazırladık ve bunlardan bir kısmını dönemin kartpostallarında da kullanıldığı gibi, elle renklendirdim. Ancak her kompozisyonda, istediğim efekti elde edemediğimi görünce baskı tekniğini değiştirip, pamuk tabanlı kâğıt üzerine pigment baskı yapmaya karar verdim. Bu teknik; istediğim yumuşak gri tonların çeşitliliğini ortaya çıkardı. Sergide her iki örneğe de yer verdim ama çoğunluk pigment baskıda...
Kendi koleksiyonunuzdan parçalar fotoğraflarda nasıl bir süreç sonunda yer aldı? Okulda aldığım siyah beyaz fotoğraf eğitimini, uzun yıllar kullanmadım. Diğer fotoğrafçıların çalıştığı konulardan farklı bir tema arayışı içindeydim ve gözüm, evde, oturduğum noktadan bakış açıma giren objelere takılınca bir anda “Eureka!” diye bağırmak geldi içimden. Yıllardır dünyanın her köşesinden topladığım, birlikte yaşadığım figürinler, objeler sanki “Ben buradayım!” diye bağırıyorlardı. Ve ben bu çağrıya, acilen cevap vermem gerektiğini düşündüm. Bence sonuç hiç de kötü olmadı.
‘Dolls’ta referans verilen klasik Hollywood ikonografisi, bir anlamda kitlelerin yoksunluklarının ve isteklerinin yansıtıldığı bir hayal dünyası işlevi de görür. Sizin serginiz için nasıl bir işlevi vardı bu hayal dünyasının?
Gerçekle yüzleşme diyebilirim belki... Klasik Hollwood filmlerinin yarattığı hayal dünyası, gerçek hayatta, pek çok kadının hayallerinin yıkıldığı, karanlık bir dünyayı da refere ediyor aslında. Terk edilmişlik, yalnızlık, sonu olmayan bekleyişler, aldanışlar, elde edilmesi zor arzular, başkalarına öykünmek gibi... ‘Sabrina’da olduğu gibi, Hollywood dünyasındaki mutlu sonlara, mucizelere ulaşabilmek amacıyla yola çıkan birçok kadın, kendilerini; iplerini başkalarına teslim ettikleri bir kukla durumuna düşürmekle kalmıyor, başrolünü kendilerinin oynadığı acıklı bir öyküye de dönüşmüş olarak buluyorlar. Bize ise onları uzaktan izlemek kalıyor.
Femme-fatale, ataerkil dilde çekicilikle korkutuculuğu aynı bünyede buluşturan bir figürdür. Bir kadın sanatçı olarak sizin femme-fatale figürüyle nasıl bir ilişkiniz var?Ben de Femme-fatale kadınlardan korkarım, tehlikelidirler. Ama herkes gibi benim de ilgimi çekiyorlar. Çevremizde bu tiplemeye özenen ama sadece karikatürü olabilen çok kadın görüyorum. Ben bu tipleri izleyen, varlık sebeplerini, amaçlarını anlamaya çalışan, onları, olmak istedikleri şekliyle, bir kuklacı gibi kullanan kişiyim.
Kafes projesi için kullandığınız Türkiyeli popüler kültür unsurları daha hareketli, renkli bir üslupla izleyiciyle buluşturuluyordu. Burada ise daha sakin bir dil söz konusu. Pop kültüre yaklaşımınızdaki bir değişime mi işaret ediyor bu durum?Hayır, pop kültüre hâlâ aynı, yakın mesafeden bakıyorum. Ancak, siyah ve beyazın rafine duruşu; kitsch dünyanın karmaşık atmosferine baskın çıktı bu sergide. Sanırım kısa süreliğine farklı, daha sakin bir alana kaçmak istedim. Kasım başında açacağım ikinci sergimde, sözünü ettiğiniz, renkli ve hareketli üslubuma geri döneceğim.
Yine ‘Dolls’a bakılınca popüler kültürün daha evrensel boyutuna dair bir manzara çiziliyor sanki… Batılı pop kültür öğeleri bizimki gibi ülkelere ulaşınca işin içine bir de Doğu Batı boyutu giriyor. Siz de yıllardır popüler kültürle ilgili bir sanatçısınız. İzlemesi keyifli bir süreç mi bu?İzlemesi bir yana, ben onun içinde büyüdüm. Bu nedenle de çocukluğumun atmosferini, objelerini kullanıyorum işlerimin çoğunda. Türk sinemasının siyah beyaz örneklerine bakarsanız, çoğu, döneminin Hollywood kopyalarıdır. Pop kültürün Türkiye’ye yerleşmeye başladığı ilk yıllardır bunlar. Fransız şarkıcıları dinleyip, İtalyan fotoromanları okuyup, Amerikan filmleri izlediğimiz dönemler...Bunları kendi Doğu kültürümüze özgü motiflerle harmanladığımızda ‘ortaya karışık’ bir durum çıkıyor ki seyri de uygulaması da inanılmaz eğlenceli geliyor bana...
New York’ta Leile Heller Gallery ile çalışıyorsunuz. Yurtdışından bir galeriyle çalışmanın ne gibi avantajları ve dezavantajları var?
Avantajları çok fazla. 1982’de New York’ta kurulan Leila Heller Gallery’ nin sahibi Leila Heller, sanat dünyasında çok tanınan bir galerici. Bu galeriyle çalışmaya başladıktan sonra, uluslararası bir galeriyle çalışmak ne anlama geliyormuş anladım. Yurtiçi ve dışında Leila Heller ile çok sayıda fuara katıldım, kişisel sergiler açtım ve ulaşmamın mümkün olmadığı uluslararası koleksiyonlara girme fırsatı buldum. Bunlar düşünülecek olursa dezavantajı yok denecek kadar az diyebilirim. En büyük dezavantajı, anlaşmamın yurtdışı sergilerinin yanı sıra yurtiçini de kapsaması. Bu nedenle kendi izleyicime biraz uzak düştüm. Bu yıl arayı kapamak adına İstanbul ’da iki sergi birden açacağım.
Kezban Arca Batıbeki’nin ‘Dolls’ başlıklı sergisi 28 Haziran’a kadar Alan İstanbul’da.