'Ev'im evim, 'reyting' evim...

'Ev'im evim, 'reyting' evim...
'Ev'im evim, 'reyting' evim...

?Ev?de dramatik yapı başarıyla kurulmuş, Ayrıca diyaloglar son derece inandırıcı, oyuncu performansları da üst düzeyde.

Alper ve Caner Özyurtlu kardeşlerin ilk yönetmenlik denemesi 'Ev', 'Biri Bizi Gözetliyor Evi' histerisini, son derece sağlam bir film ve toplumsal eleştiri dozajı yüksek bir bakış açısıyla yeniden hatırlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Birçok televizyon programı gibi bizim keşfetmediğimiz, ‘dışarıdan’ aldığımız ama hemen sahiplendiğimiz ‘fenomen’lerden biri olmuştu ‘Biri Bizi Gözetliyor Evi’. 2000’lerin başında ‘sözde’ farklı özelliklere sahip bir grup insanı, ‘sözde’ bir ev ortamına tıkıp, çok sayıdaki kamerayla yaşantılarına ortak olurken özünde ‘röntgencilik’ duygularımızı tatmin ettiğimiz bu program, ister istemez kendi ‘kahramanları’nı da ortaya çıkarmış, bu yolla şöhreti bulan bir grup insan da (malum isimlerinin önüne gelen ve James Bondvari kodları hatırlatan 01, 05, 07, 09’larla tanımlanmışlardı) popüler kültür dünyamızın bir köşesindeki ‘fuzuli’ yerlerini bir süre işgal etmiş, sonradan da beklendiği gibi hatıralarımızdan çıkıp gidivermişti.
Televizyonun reyting sistemi ise daha sonra da Avusturya’dan ‘ilham’ alınarak düzenlenen bu yarışmanın başka versiyonları üzerinden yoluna devam etmiş, ‘Gelinim Olur musun?’, ‘Benimle Evlenir misin?’, ‘Yemekteyiz’ gibi formatlarla görüntü kirliliği sürmüştü. Lakin bu noktada bizim tabii ki bir söz söyleme hakkımız yok, malum bu işlerde ‘Alan memnun, veren memnun’dur.

‘Ev’in ‘davetsiz’ konuğu
Genç sinemacılar Caner ve Alper Özyurtlu, BBG Evi serisinin son hamlesinin 2007 Kasım’ında yayından kaldırıldığı düşünülürse, yaklaşık üç yıl sonra bu yarışmayı ve zihniyetini fonuna yerleştirdiği ‘Ev’ adlı ilk uzun metrajlı filmlerinde bir gerilim sineması örneğine soyunuyorlar. Film, birkaç yarışmacının ‘ayakta kalabildiği’ ve finale doğru ilerleyen bir BBG Evi’nde açılıyor. Bir yanda seksisi, olgunu ve ter-ü tazesi kadınlar, öte yanda babası, harbisi, delikanlısı, entel dantel görünümlüsü ve çocuksusuyla erkekler... Grup, herkesçe gözetlenirken bir yandan da en samimi duygularını ‘oynamaya’ çalıştıkları ortamda vakit öldürüyor. Stüdyo dışında ise hem programın yapımcıları, hem onların bu sahte hayatlarından gına gelmiş ama ‘işleri gereği’ mevzuya takılan kamera arkası ekip, hem de yarışmacıların aileleri ve ‘fanları’, kendilerine çizilen rolleri oynamayı sürdürüyor. Bir cumartesi gecesi, içlerinden birine veda etme zamanıdır ve sıfır bilmemkaçlardan biri, diğer sıfır bilmemkaçlardan birini elemek durumundadır. Gözüne kestirdiklerininin - ne yazık ki - ‘koruma kalkanı’ çıkınca, o da ‘en zayıf halka’ya yönelir ve en ‘sulugöz’lerini, “Senin için dışarıdaki hayat daha iyi” diyerek, ‘Ev’den postalar. Lakin ‘postalama’ işlemi sırasında, dışarıdan biri meseleye ‘maydanoz’ olur, elinde silahıyla içeri girer, önce ekiptekileri rehin alır, ardından daha önceden oraya buraya yerleştirdiği bombalarla tehditler savurur ve kısa bir süre zarfında “Sahne benim artık” der. 

‘Gecenin kahramanı’
Bu noktadan sonra da, genç ‘eylemci’ isteklerini sıralar. Canlı yayının devam etmesini ister, evdekilere kendi istediği yarışmaları oynatır, bir yandan da seyircinin eğilimlerini tartar. Haber kanalları olayı hemen ekranlarına taşır, polis operasyon düzenlemek ister ama bombalar yüzünden harekete geçemez vs, derken gecenin kahramanı evin son konuğu olur.

Madem aksiyon istiyorsunuz 
‘Ev’ reji açısından son derece sağlam bir yapım. Özellikle de bir ‘ilk film’ olduğu düşünülürse... Ortada aksayan hiçbir şey yok. Hikâye, hedeflendiği biçimde izleyiciye geçiyor. Hele ki diyaloglar çok başarılı, keza onların sahici kılınması aşamasında da oyuncu performansları aynı şekilde çizgi üstü. Doğrusu benim BBG Evi maceram çok kısa sürmüştü; ilk ve ikinci bölümleri izlemiştim ve nefretimi hem evdekiler, hem de program çok çabuk bir sürede kazanmıştı. Dolayısıyla, hikâyenin özellikle giriş bölümünde benzer bir ruh durumunu yaşatması bakımından ‘Ev’, gayet başarılıydı. Film, bütün o sahne kimliklerini, çok kısa bir süre içinde bizle paylaşmayı başarıyor. Sonrasında mevzuya dahil olan eylemci de, keza son derece iyi çizilmiş bir karakter. İşin ruhunu sindirmiş, ODTÜ mezunu, mastırını Amerika’da yapmış, yani okumuş yazmış, içinde yaşadığımız çağı ve bu çağdaki televizyon anlayışını her zeki insan gibi kavramış, yapımcıların bizi soktukları duruma olan tepkisini de eline silahı alarak ve başarılı bir eylem koyarak gerçekleştirmiş biri. Hem evin içindekilere, hem de ekran başındakilere, “Madem aradığınız şey eğlence, heyecan, aksiyon ve reyting” diyor ve kendince bu yolda bir katkıya soyunuyor... 

Toplumsal eleştiri çok iyi
‘Ev’ başlarda, benzer bir ruh durumu ve mantıkla harekete geçen, ‘My Little Eye’ın (Ölüm Bizi Gözetliyor) sokağına sapacakmış bir gibi geldi. Marc Evans’ın 2002 tarihli filminde, yarışmacılar tek tek öldürülüyor ve özetle, “Alın size gerçek heyecan” deniyordu. Lakin ‘Özyurtlu biraderler’ (Bu arada sinemamızın nurtopu gibi bir ‘biraderler’leri daha oldu) de işin içine şiddeti, kanı ve ‘öldürme üzerine de bir film’ esprisini katıyorlar ama dertleri ve filmleri farklı bir güzergâh izliyor. ‘İkili’, filmleri üzerine bu ayki Sinema dergisinde doyurucu bir söyleşi vermişler. Lakin bu söyleşide, Özyurtlu biraderlerin altını çizdikleri bir nokta var; “Bu filmi basının bir sosyal sorumluluk projesi gibi sunmasını sevmedik” diyorlar. Hangi basını kastediyorlar ya da kim böyle sundu bilemiyorum ama filmi izledikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim, ‘Ev’in toplumsal eleştiri yanı ve aynayı, başta seyirciler olmak üzere hepimizin kendimize doğru tutmamızdaki ‘uyarısı’, gerilim janrına yaptığı katkının çok çok üzerinde. Ki bence de bu yönüyle son derece ‘hayırlı bir iş’ olmuş. Evet elbette ki bu film okumuş yazmışların elbetteki te-levizyon dünyasına, reyting savaşlarına ya da BBG Evi türü saçmalıklara ilişkin bakışlarına belki ‘özel’ bir katkı yapmayacak ama son derece iyi çekilmiş bir film olarak zihinlerde, belki de BBG Evi serilerinden daha fazla yer edecek.
Oyunculuklara gelince, başta eylemci rolündeki Deniz Celiloğlu olmak üzere Ahmet Saraçoğlu, Gülçin Santırcıoğlu (karakteri sanırım Pelin Akat’a göndermeydi), Ece Çeşmioğlu (kadroda amma çok ‘oğlu’ var), Şükran Ovalı, Alican Yücesoy, Atalay Atalan, Melda Gür, Levent Ünsal ve de ‘reji yönetmeni’ rolünde kısa ama akılda kalıcı performansıyla Aşkın Şenol son derece başarılılar.

‘Derbi’ bir türlü bitmiyor...
Filmin ‘mantık hataları’na (!) gelince; geçen sezonki 4-1’lik Fenerbahçe-Galatasaray maçı bir türlü bitmiyor. NTV’den Oğuz Haksever, bildiğim kadarıyla hiç gece haber sunmadı, Okan Bayülgen ’in programı da o kadar erken saatte başlamıyor (bu arada ‘Kanal-izasyon’la ‘Ev’in televizyon dünyasını eleştirme konusunda aralarında kilometrelerce fark var). Tabii bunlar espri, üstelik bu kadar hata ‘kadı eleştirisi’nde olur.
Sonuç? Bundan böyle ‘Özyurtlu kardeşler’ yola birlikte mi devam eder yoksa ‘kameralarını’ ayırırlar mı, bilemem ama ‘Ev’, sinemamızın iyi bir yönetmen (ya da yönetmenler) kazandığını gösteriyor (sadece Sinema dergisindeki söyleşide Caner’in hem ‘Dogma’ hareketini, hem de ‘Blair Cadısı’nı beğenmesinden dolayı hafif ‘kıllandım’, o kadar). Televizyon ve ev ilişkisine gelirsek, ben ‘Küçük Ev’e ait bir kuşağın temsilcisiyim, Dolayısıyla ‘Ingalls ailesi’nin evinden başkasında yerde kalamam, yeri gelmişken de ‘eski gözağrılarım’ Laura ve Mary kardeşlerle komşuları ‘aptal sarışın’ Nellie’yi yâd edeyim dedim...

Hem yaşamaya, hem de izlemeye değer...
Kadın yönetmen Mona Achache’nin imzasını taşıyan ‘Yaşamaya Değer’, çok iyi çizilmiş detayları ve etkileyici karakterleriyle sadece haftanın değil, sezonun da en iyi yapımlarından biri

Filmde 11 yaşındaki nihilist eğilimli Palome’yi, Garance Le Guillermic canlandırıyor.

Küçük burjuva bir ailenin üyesi olan 11 yaşındaki Palome Josse, nihilist bir yapıya sahiptir. Hayatı küçük yaşta çözdüğünü, her şeyin anlamsızlığa hizmet ettiği düşünmektedir. Başta boş şeyleri dert edindiğini düşündüğü anne ve ablasıyla bir denge unsuru olan politikacı babası olmak üzere etrafındaki her şeyi filme çeker. Renee ise, Palome’nin içinde ailesinin de bulunduğu zenginler apartmanının kapıcısıdır. Apartman sakinlerinin gözünde o sadece yapılacak belli başlı işlerin üstesinden gelmesi gereken bir figürdür. İnsan olarak bir değer ifade etmez. Lakin kocasını yıllar önce kaybeden bu kadının gizli dünyası, hepsinden zengindir. Evinin bir odası edebiyat klasikleriyle doludur ve sürekli okur. Palome ve Renee’nin hayatı, apartmana yeni taşınan Bay Ozu tarafından farklılaşacak renklenecektir. Japon Ozu, onları layık oldukları değeri verirken ve yaşadıkları ‘yalnızlık bataklığında çekip çıkarır.

Senin için fazla ‘derin’
Yazar ve felsefe profesörü Muriel Barbery’nin çok satan ‘L’Elegance du herrisson’dan sinemaya uyarlanan ‘Yaşamaya Değer’ (Le herisson), son derece sade anlatımı, çok iyi çizilmiş karakterleri ve etkileyici detaylarıyla sadece bu haftanın değil, sezonun en iyi filmlerinden,
Yılların büyük oyuncusu Josaine Balasko (Onu en çok Gerard Depardieu ve Carole Bouquet’li ‘Senin İçin Fazla Güzel’den hatırlıyoruz), kapıcı Renee’de muhteşem oynuyor. Keza minik Garance Le Guillermic de Palome’de bir o kadar başarılı. Togo Igawa da, Bay Ozu’yu gizemli bir kişiliğe fazlasıyla dönüştürüyor. 1981 doğumlu yönetmen Mona Achache ise bu her şeyiyle dengeli ve etkili ilk uzun metrajında, her şeyin üstesinden gelmiş. Filmin bence tek bir kusuru var, sinemasal olarak çok iyi çekilememiş bir kaza sahnesi, bu ‘teknik’ ayrıntı dışında her şeyi çizgi üstü. Dolayısıyla ‘Yaşamaya Değer’, kesinlikle ‘izlemeye değer’ diyorum...


    ETİKETLER:

    ODTÜ

    ,

    Okan Bayülgen