Ezilen halklar için elimden geleni yapacağım

Ezilen halklar için elimden geleni yapacağım
Ezilen halklar için elimden geleni yapacağım
'Fetih 1453'ün yıldızı Devrim Evin, İsrail-Filistin meselesini konu alan bir oyunda rol almak üzere Portekiz yolcusu. Evin, "Kendi ülkemde, Filistin ve diğer yerlerdeki ezilen halklar için her türlü bilinçlenme aktivitesinde var olacağım" diyor
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Çoğumuz Devrim Evin’i ‘Fetih 1453’ filmindeki Fatih Sultan Mehmet rolüyle tanıdı. Halbuki 15 yılını sahne tozu yutarak geçirmiş bir tiyatrocuydu o... Şimdi, uluslararası bir oyuncu olma yolunda ilerleyen Evin, ağustosta Portekiz’de Filistinli ve Makedonyalı oyuncularla birlikte ‘Sarha’ isimli bir oyunda yer alacak; yeni sezonda ise ‘Fetih 1453’ün devamı niteliğindeki ‘Fatih’ dizisinde karşımıza çıkacak. Fırsat bu fırsat dedik, Evin ile tiyatroyu, sinemayı, televizyonu konuştuk... 

2001 yılında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı oyunculuk bölümünden mezun oldunuz. Sonrası nasıl geldi?
2003’te Eskişehir Şehir Tiyatroları’na, 2005’te Devlet Tiyatroları’na (DT) girdim kadrolu sanatçı olarak. O tarihten beri DT’deki çalışmalarım devam ediyor. Bunun dışında İtalya’da başlayan, Danimarka’da pekişen bir yurtdışı serüvenim oldu. Bütün dünyanın yakından tanıdığı Eugenio Barba ile tanıştım, beni 22 ülkeden 33 oyuncunun katıldığı ‘The Marriage of Medea’ adlı oyuna davet etti. 2008’de o çalışmaya katıldım. Sonra Polonya’da daha küçük bir ekiple ‘Ur-Hamlet’i yaptı. Şu anda da ona bağlantılı olarak başka bir çalışmaya gidiyorum Portekiz’de… 

Hatta adı ‘Sarha’. Nedir ana teması?
Bir Filistin hikâyesi üzerinde duruyoruz, ana temamız bugünkü İsrail-Filistin meselesi. Raja Shehadeh’in ‘Filistinlerin Yürüyüşü’ ve Jean-Jacques Rousseau’nun ‘Yalnız Gezenin Düşleri’ eserlerinden esinlenme var. 29 Ağustos’ta prömiyer yapıyoruz. 30 ve 31 Ağustos’ ta da yine Guimaraes’te oynayacağız. Guimaraes, Avrupa 2012 Kültür Başkenti. Bir Türk sanatçı olarak bu işin içinde bulunmak çok özel... 

Siz ne düşünüyorsunuz İsrail-Filistin meselesi üzerine?
Filistin’de Özgürlük Tiyatrosu diye bir tiyatro var. Bu oluşum, Batı Şeria’daki Cenin mülteci kampındaki yetişkinler ve çocukların yer aldığı bir sanat projesine dönüşmüş ve işgale rağmen sanat üreten bir topluluk haline gelmiş. Tam da bu noktada başta İsrail askerleri tarafından sürekli tacize uğramaya başlamış. Topluluğun sanat yönetmeni Juliano Mer-Khamis, tiyatronun önünde vurularak öldürülmüş. Bu taciz hâlâ devam ediyor, tiyatronun yöneticileri İsrail hapishanelerinde. Öte yandan Batı Şeria’daki Özgürlük Tiyatrosu’nun kurucularından Zakaria Zubeidi ve sanat yönetmeni Nabil al Raee hapishanede açlık grevinde. Burada daha ilginç olan Filistin güçlerinin de bu oluşuma karşı tacize başlamış olması. Açıkça görülebilir ki her iki taraf da sizin sanat aracılığıyla oluşturduğunuz bilinçlenme ve harekete geçme mekanizmasından oldukça rahatsız. Ben, kendi ülkemden, Filistin ve diğer ezilen tüm halklar için katkı sunabileceğim ne varsa sunmak için her türlü bilinçlenme aktivitesinde var olacağım. Çünkü yok edilmeye çalışılan her hafıza, aynı zamanda tüm insanlığın hafızasıdır. İktidarlar bu hafızaları yok etmeye alışkındırlar. Bu, kötü, bulaşıcı bir virüstür ve bir sanatçıya düşen de bu virüse karşı antivirüs olarak sanat üretmektir. İşte ben de bunu yapıyorum. Kısacası ‘onlarlayım’… 

Projenin adı ‘Sarha’ ne demek?
Araştırmalarım neticesinde Hz. İbrahim’in karısının adı olarak görünüyor ama yönetmenimiz Mia, “İçe dönüş, iç arayış, insanın kendini dışarıdan, bütün maddesel şeylerden soyutlaması, iç yolculuğu” dedi. 

10 yılda 26 oyunda yer almışsınız.
O bilgi yanlış, 34 oyun. 2001 yılında mezun olduktan sonra çok fazla tiyatroda çalıştım. Her gittiğim tiyatroda oyun oynadım. En son Adana’da mesela 7 yıl içinde 14 oyunda oynadım. Sadece tiyatroyla ilgili olduğunuz zaman , kendinizde boşluk hissedersiniz ve her role atlarsınız böyle benim gibi. Çok genç yaşta, belki 20 yılda yapılacak kariyeri 10 yılda yaptım. Ama övünülecek bir şey değil bu. Keşke 5 oyunda oynamış olsaydım ama bu 5 oyun 10 yıldır oynanıyor olsaydı... Asıl başarı budur. Yoksa bir oyunun 5-6 ay sonra kalkması iyi bir şey değil. 

Oyunların çabuk kalkması DT’nin eleştirilen yönlerinden biriydi...
Adana’da prömiyer yapıyoruz, seyirci oyunu izliyor, çıkınca ‘Yeni oyun ne zaman?’ diye soruyor. İnsanlarda bu algı olunca bu, bir süre sonra idarecilere de yansıyor: ‘Bir oyun daha yapmamız lazım’ diyorlar. Kısacası olay, tüketimle ilgili. 

15 yıllık bir tiyatrocu olarak, çıkışınızın bir filmle, ‘Fetih 1453’le olması size ne hissettiriyor?
Tiyatro camiası tarafından bilinen genç bir oyuncuydum ama popüler anlamda bir diziyle olmasındansa bir sinema filmiyle çıkış yapmak bence daha iyi. Hatta geçen gün bir sohbette geçti, Yeşilçam’dan bu yana neredeyse sinemayla meşhur olan yok, güzel bir şey bu benim için.

‘Fetih 1453’ cemaat filmi değil
‘Fetih 1453’ün dizisinin çekimlerine de başlanıyor yakında...
Evet, 15 Ağustos’ta başlıyoruz, adı ‘Fatih’ olacak ve Fatih Sultan Mehmet’in 49 yaşında ölene kadar geçen dönemini anlatacak. SHOW TV’de yayımlanacak, Faruk (Aksoy) abi yine 2-3 bölümünü çekecek. 

Film vizyona girdiğinde epey övgü aldı ama bir o kadar da eleştirildi. ‘Türk’ün Türk’e propagandası’ veya ‘Konstantinopolis’i aslında Ulubatlı Hasan almış, onu da kız meselesinden yapmış’ gibi…
Film başladı herkes dedi ki: ‘Bu film, cemaat filmidir’. Hayır, bu cemaat filmi filan değil. Ya da ‘Hükümetin filmi’ dediler vs… Bu filmin kimseyle bağlantısı yok. İnsanların ezberlerini bozmamalarına, kalıp klişe düşüncelerini yıkmamalarına şaşırıyorum. Efendim neymiş yeni Osmanlıcı kavramına destek amaçlı yapıyormuşuz, yok böyle bir şey! Herkes kafasına göre araştırmadan konuştu, benimle ilgili de aynı şeyi yaptılar. Bu kadar emek varken, tutup da bu filme bilmem kimin işi dedirtmem! Üstelik bunu çok adaletsiz buluyorum. İnsanlar biraz saygı duymayı öğrenmeli bu ülkede! 

Dizi başladığında bu konuşmalar alevlenecek.
Ben 15 yıldır bu mesleğin içindeyim, dolayısıyla problem değil. İsteyen istediğini söyler, benim kaale alacaklarım var, almayacaklarım var. 

Bence sizin bir zamanınız vardı, o zaman geldi...
İnsanlar diyebilir ki “Aa ne şanslısın bugün Fatih’i oynuyorsun”. İyi de, ben bugün Fatih’i oynayana kadar geçmişte neleri reddettim, hayatta nasıl durdum, neyi tercih ettim, kendimi nasıl geliştirdim, bana neden bunu sormuyorsun? Maddi, manevi birçok zorluğa katlandım, Anadolu’nun birçok yerinde tiyatro yaptım, yurtdışına yeri geldi cebimde üç kuruşla masterclass’a gittim. Profesyonel bir aktör olmama rağmen masterclass’lara devam etmiş, bunun karşılığında bir gün bir audition’a girmiş, o audition’da başarılı olup, o rolü almışım. Dolayısıyla bu, bir anlamda evet zamanımın gelmesidir ama bunu ben kendim hazırladım. 

Planlıyor ve hedefe gidiyorsunuz yani?
Her bir adımın ilerisini hazırlarım, daha iyisi olması için çalışır, çabalarım ama planlamam. 

Çok okuyan birine benziyorsunuz siz…
Evet, o kadar okudum ki yoruldum. Gençken çok okursun, sonra insanları, etrafını çok izlersin, bir ara kendi içine dönersin, kendini dinlemeye başlarsın. Beraber de gidebilir ama bu süreç. 

O zaman cümlenin gerisini siz getirin: ‘İnsan okudukça…’
İnsan okudukça hayatta kaybolabiliyor bazen, hayat anlamsız gelmeye başlayabiliyor. Çünkü sanatta ne kadar idealize olana konsantre olursanız, gerçeklikle yüzleşmeniz o kadar zor olabilir. Beklentiniz o noktada oluyor çünkü. O yüzden ben biraz gerçekle fazla yüzleşen adamım. Yani hayatın kendi gerçeğiyle yüzleştiğim bir dönemdeyim. 

Nasıl bir dönem bu dönem?
Konservatuvardaki yıllarımda ya da sonrasında, edebiyat ve felsefe aracılığıyla çok daha idealize bir dünyam vardı, tabii ki kuramsal boyutta. Ama artık yaşamın kendi gerçeğiyle yüzleşmiş, pratikte işlerin hiç de kuramsal boyuttaki gibi olmadığının farkına vardım; sanat yoluyla insanlığa belki bir bilim adamınınki gibi değil ama algılama boyutunda etki yaratabilecek ve farkındalıklarını geliştirmelerin de ışık olabilecek yollar arayan bir adamınki gibi bakmaya başladığım dönemdeyim. 

Özgüveni epey yüksek bir adam var karşımda...
Kötü bir insan değilim ki niye özgüvenim olmasın. Kötü olmadığımın iç dünyamda farkında olduktan sonra özgüvenim olur yani... İnsanlar bana zarar vermeye çalışırlarsa bu da yine benim özgüvenimi yıkmaz. Ben pısırık, korkak, özgüvensiz bir adam değilim. Ama bazen hırçınlaşabilirim. Bu beni yeni tanıyanlara negatif gösteriyor olabilir ama derinden tanıyanlar bilir ki ben daha farklı bir adamım.