@ErkanAktug

Fakat Müzeyyen 'yeni Türkiye' kadını değil!

Fakat Müzeyyen 'yeni Türkiye' kadını değil!
Fakat Müzeyyen 'yeni Türkiye' kadını değil!

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Tutkulu bir aşk hikayesi anlatan 'Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'da Erdal Beşikçioğlu'yla başrolü paylaşan Sezin Akbaşoğulları, filmde Müzeyyen'in ortada bir sebep yokken birdenbire çekip gidişiyle ilgili "Başka biri olabilir. Ülkeyi terk etmiş olabilir. Türkiye'nin bugünkü durumundan nefret ediyor olabilir. Çünkü Müzeyyen, 'yeni Türkiye' kadını değil. O bir aşk kadını" diyor.
Haber: ERKAN AKTUĞ - erkan.aktug@radikal.com.tr / Arşivi

12 Aralık’ta gösterime girecek ‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’da şehirli özgür kadını oynuyorsunuz. Birçok kadın oyuncu için heyecan verici bir rol olsa gerek. Sizin için Müzeyyen’i cazip kılan neydi?
Müzeyyen, ışıklı bir rol. Oynaması çok zevkli bir roldü. İnsan hayatta Müzeyyen’ken fark etmiyor ama dışarıdan çok karizmatik. Fakat filmdeki Müzeyyen’in kendisi karizmatik değil bana göre. Hepimiz gibi acıları, dertleri var. Filmde onu Arif’in gözünden izliyoruz. Ve bize çok ışıltılı, çok karizmatik ve hiçbir şeyi takmayan biriymiş gibi görünüyor. E tabi herkes böyle olmayı ister. İnsanın gururunu okşayan bir şey.

Müzeyyen’i kendinize yakın buluyor musunuz?
Müzeyyen’i kendime yakın bulduğum oldu. Yani benim de Müzeyyen’liklerim olmuştur hayatta. Ama en yakın bulduğum değil, hayır. Ben daha duygusalım galiba.

Çiğdem Vitrinel bir söyleşide Erdal Beşikçioğlu’nun Arif rolünü çok benimseyerek sete geldiğini söyledi. Sizde nasıl bir durum vardı? Müzeyyen’le ilgili talepleriniz oldu mu, yoksa senaryodaki veriler yeterli miydi?
Ben Çiğdem’i rehber aldım. Onun taleplerini yerine getirmeye çalıştım elimden geldiğince. Kendi taleplerimi ortaya koymadım diyebilirim.

Filmi izlediğimizde Arif’le daha çok empati kurduğumuzu, Müzeyyen’e çok kızdığımızı söylediniz. Neden?
İzlerken öyle bir duygu hissettim tuhaf bir şekilde. Yani daha doğrusu Antalya Altın Portakal’da seyirciyle beraber izlerken öyle bir duygu hissettim, Arif’le empati kurdum. Arif karakteri için “Ah yazık” diye düşündüm. “Niye bunu yaptın adama” diye... 

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

Hakikaten görünürde hiçbir sebep yokken gidiyor Müzeyyen. Arif’te bunu sorgulamaya başlıyor. Siz ne düşündünüz gidişiyle ilgili? Bir seyirci gözüyle...
Seyirci olsam ne düşünürdüm. Müzeyyen gibi kadınlara ne denirdi bilirsiniz! Direkt bunu düşünürdüm. Aslında bu hangi ruh halinde olduğuma bağlı. Yani biri tarafından terk edildiysem çok sevinirdim. Ne güzel yaptı Müzeyyen diye düşünürdüm! Ama hani o an aşk hayatım yolunda gidiyorsa “Ah ne yaptı kadın” derdim.

Müzeyyen’in gitme nedeni olarak ne canlandı kafanızda, niye gitmiş olabilir? Başka biri olabilir. Ülkeyi terk etmiş olabilir. Türkiye’nin bugünkü durumundan nefret ediyor olabilir. Çünkü Müzeyyen, ‘yeni Türkiye’ kadını değil. Hani birikmiş parası vardır belki. Ülkeyi terk etmiştir.

Yani Arif’in kısıtlayıcı bir tarafı da görünmüyor. Gayet makul bir adam görünüyor...
Ama Müzeyyen bir aşk kadını.

Fakat Müzeyyen’i bir kadın yönetmenin çekmiş olması sizce neler kattı filme? Çok güzel ve zor bir soru. Bu konuştuğumuz bir şey aslında. İyi olacağını düşünmüştüm ben. Ki hala da düşünüyorum iyi olacağını. Çünkü bir şey tersten olursa kişiye yeni bir bakış açısı kazandırır. 


‘Müziyyen’den önce ‘Behzat Ç.’de de Erkan Beşikçioğlu’yla beraber oynadınız. Öyle büyük bir aktörle çalışmak nasıl?
Çok şahane tabii ki. Erdal Beşikçioğlu benim öğrencilik zamanlarımda da Ankara’da Devlet Tiyatrosu oyuncusuydu. Oyunlarına giderdik, izler ve çok beğenirdik. ‘Behzat Ç.’nin son sezonunda beraber çalışma fırsatım oldu. Çok da sevinerek ve severek çalıştım. İyi bir oyuncuyla oynamak her zaman insana çok şey öğretir. Dolayısıyla çok mutluyum. Umarım başka tesadüfler, başka fırsatlar olur böyle.

Filmde son derece tutkulu bir aşk soğukkanlı bir şekilde anlatıyor. Bu muhtemelen bilinçli yapılıyor ve duygulanmamıza pek fazla izin verilmiyor. Bu bir eksiklik gibi geliyor mu size? Ben öyle düşünmüyorum. Bir şeyin beni duygulandırması için illa olayların beni ajite ediyor olması gerekmiyor. Bu seviye beni duygulandırabiliyor mesela. Belki de söylediğiniz öznel bir yargı olabilir. Bence öyle değil. 



Kendinizi izlerken nasıl davranırsınız kendinize?
İyi olan şeyleri de görürüm ama sürekli şimdi olsa ne yapardım sorusu dolanır aklımda. Ve hep daha iyi fikirlerim olur. O yüzden de pişmanlık yaşarım.

Epeydir tiyatroda yoksunuz. Şimdi Demet Evgar’la ‘Kral (Soytarım) Lear’da oynuyorsunuz. Nasıl bir ‘Kral Lear’ yorumu? Evet, en son Duru Tiyatro’da ‘Ay Tedirginliği’nde oynamıştım, oluyor epey. Yiğit Sertdemir’in Kral Lear uyarlaması. Pangar ve Kumbaracı50 ortak yapımı. Yiğit Seertdemir yönetiyor. Demet Evgar, Okan Yılıbık, Umut Kurt, Berkay Ateş, Tomris İncer ve Yiğit Sertdemir beraber oynuyoruz. Bu soytarıların anlattığı bir Lear yorumu. Yiğit’in yorumuna göre, ‘Kral Lear’daki soytarı Lear’ın hikâyesini kendi soytarılar dünyasındaki soytarılarla beraber insanlara anlatmaya devam ediyor. Bir performans oyunu. Ben Regan’ı ve Oswald’ı oynuyorum. Ama hepimiz soytarıyız aynı zamanda, karakterlerimiz dışında. 1, 2, 15 ve 16 Aralık’ta Kadıköy Halk Eğitim’de oynuyoruz. Çok isterim gelip görmenizi. 



Tiyatro dışında başka proje var mı, dizi, film...
Dizim vardı, yeni bitti. Pervan Kutman’ın da yer aldığı ‘Ah Neriman’. Çok da eğleniyorduk ama maalesef... Şu anlık bir şey yok.

Bu sezon birçok dizi birkaç bölümde yayından kalktı. Büyük umutlarla başladığınız bir işin birdenbire bitivermesi sizi nasıl etkiliyor?
Üzülüyorum. Çünkü bir projeye başlamak demek zor bir şey. Bir sürü insan onun için çalışıyor, bir sürü emek, konsantrasyon, zaman, para…

Geçenlerde Özge Özpirinççi isyan etti, “Çare grev” dedi. Siz ne dersiniz?
Yani bu mantığın gelişmesi lazım. Grev tabii ki de uygun geliyor. Yapılıyor da zaman zaman aslında. Ama bunu çözecek olan kanal patronlarıdır diye düşünüyorum. Onların yayın akışını düzeltmeleri gerek. Tabii bir de biz haftada iş olunca 100 dakika, iş tutunca 140 dakikaya kadar iş teslim ediliyoruz. Bu çok zor bir şey. Düşünebiliyor musunuz? 140 dakika ne demek ya? Onu yazanı ayrı, oynayanı ayrı, çekeni ayrı. Bunların değişmesi gerekiyor tabii. Birçok şeyin değişmesi gerekiyor. Umarım gelecek nesiller görürler. Biz savaşıyoruz. 



Küçük yaşta oyuncu olmayı kafaya takmışsınız. Memnun musunuz halinizden? Artık dönemiyorum! Memnunum evet. Yani beni mutlu eden, geliştiren bir iş yaptığımı düşünüyorum. Elbette başka meslekler de var bunu sağlayacak. Ama mutluyum diyebilirim.

Peki neden oyunculuğu bu kadar istiyordunuz? Şöhret mi ilginizi çekiyordu, neydi size etkileyen?
Ortaokul başlarında taktım kafaya oyuncu olmayı diye hatırlıyorum. Ve o zaman da hiçbir bilgim, fikrim yoktu. Film izlerdim, tiyatroya giderdik. Ailemde de bu mesleği yapan herhangi biri yoktu. Ama İngilizce derslerinde skeçler yazıyorduk. Sonrasında bu yazma işi hoşuma gitmeye başladı. Hani okumayı da seviyordum. Böyle sevdiğim şeyleri birleştirip oyunlar yapıyordum. Okulda kendi kendime gösteriler düzenliyordum. Halbuki işin bunla hiç ilgisi yoktu. Buna rağmen oyunculuğu böyle bir şeymiş gibi zannedip bu mesleği yapmak istedim.

Oyunculukta her bir yerden teklif bekleme durumu var. Bu motivasyonunuzu nasıl etkiliyor, böyle dönemlerde ne yapıyorsunuz? Tabi ki çok yorucu bir durum. Herhalde oyunculuk mesleğiyle ilgili en yorucu şeylerden biri. Bazen beklemek de gerekiyor. Beklememek hata olabiliyor. İnsanın kendini, oyunculuğunu geliştirmeye devam etmesi gerekiyor. Gezmesi, görmesi, seyretmesi, okuması gerekiyor. 



Umutsuzluğa kapıldığınız oluyor mu?
Elbette oluyor. Ama o duygular çok insani duygular ve onlarla baş etmeyi öğreniyor insan zamanla. Onların sadece kendine ait olmadığını, herkesin benzer panikler yaşadığını fark edince bunların üstesinden gelip kendim için ne yapabilirim düşünmeye başlıyorsunuz.

‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’ 12 Aralık’ta gösterime girecek. Sezin Akbaşoğulları’nın oynadığı ‘Kral (Soytarım) Lear’ oyunu ise 1,2 15 ve 16 Aralık’ta Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde izlenebilir.