Feridun Düzağaç: Ankara katliamını bana bağlayabilecek şakalar gördüm

Feridun Düzağaç: Ankara katliamını bana bağlayabilecek şakalar gördüm
Feridun Düzağaç: Ankara katliamını bana bağlayabilecek şakalar gördüm
Dokuzuncu albümü 'Başka' ile müzik market raflarına, 'Biçare' klibi ile ekranlara düşmüş iken Feridun Düzağaç ile buluştuk ve müzikten başlayıp hayatın incelikli yanlarına kadar derin bir sohbete daldık.
Haber: MUHSİN TOPYILDIZ - mahfuznecip@gmail.com / Arşivi

Dokuzuncu albümünüz ‘Başka’ çıktı. Nasıl gidiyor?
Fena gitmiyor. Sosyal medyadan anladığım kadarıyla bu kez beğendirebildik. Albüm sonrası süreçlerde hep buna odaklanıyorum. Dokuz albüm ve yüzlerce şarkıdan sonra insanlara bir şeyleri beğendirmekte zorlanıyorum. Bu albümde özellikle ‘Kül’ün demli versiyonu ve ‘Olmaz mı’ üzerinden güzel dönüşler alıyorum.

‘Flu’nun üzerinden üç yıla yakın zaman geçti. Neler oldu son üç yılda?
Her zaman çalageldiğimiz yerlerde kendi dinleyicilerimizle buluşmaya devam ettik. Bu süreç içerisinde en çok linç edildim. (Gülüyor) Yaşadığımız süreçte payıma düşeni ben de aldım ama derin ve yaralayıcı hadiseler arasında benim kişisel kederlenmelerimin pek kıymeti yok. Sadece beni yıprattı ve üzdü bu dönem. Beni tek şarj eden şey konserlerdi fakat onlar da bu yaz terörün gölgesinde kaldı. Şu an yeni albümün heyecanı ile birlikte yeni bir albümün ya da şarkıların gerekliliğini de test etmiş oluyoruz. Genel olarak keyiflerin olmadığı, müziğin ulusal yas ve gerginliklerde günah keçisi ilan edildiği sakat ve sağlıksız bir zamana denk geldi albümüm. Beş altı yıl önceki gibi normal hayatımıza dönüp kendi işlerimizi yapabileceğimiz zamanlara ihtiyacımız var.

Bir önceki albümünüzden beridir daha kalabalık kadrolar ve çeşitli enstrümanlarla çalışıyorsunuz. Sizin müziğinizde pek alışık olmadığımız hareketler bunlar. Neler oluyor size?
Tespitiniz çok doğru. Demek ki biz de doğru yoldayız. Zira yapmaya çalıştığımız şey bu. Söz yazarlığı konusunda haddinden fazla kıymet gören birisi olarak şarkıları yazıp başkalarına bestelettiğim gibi bir algı var insanlarda. Son iki albümü hazırlarken müziğin de öne çıkması gerektiğini düşündük. Efkarı kelimelere ve sözlere yüklemek yerine müziğe de paylaştırmak istedik. Geride kalan dokuz albüm, yirmi yıl, zamanın ruhu, benim dönemselliğim, sese karşı ekstra hassasiyetimin oluşması bir araya gelince böyle oldu. Daha az ahkam kesen, müziğe ve sese yer açan bir albüm hazırladık. Bu noktadan bakınca ‘Başka’, ‘Flu’nun devamı.

Dokuz albüm sonunda nasıl bir sisteme oturttunuz albüm hazırlama sürecini? İşaret fişeğiniz nasıl yanar?
Dağınık bir hayal dünyam var. Birkaç şarkıyı bir anda kotarmaya çalışıyorum. Kendi kriterlerimi sağlayabilen bir şarkı olduğunda düzenleme mutfağına gidiyor. Yazdığım bir şarkı beni çok şımartıyorsa albüm fikri ivmeleniyor. Bu albümde ‘Kül’ şarkısı beni ‘Başka’yı tamamlamaya itti. İlk atışın ardından birbiriyle aynı tadı veren şarkılar olmamasına dikkat etmeye çalışıyorum albümlerde. Futbol diliyle konuşacak olursak ilk 11’i ezberlenmiş bir adamım ben. Aşk var, aşka özlem var, aşktan bıkkınlık var. Özellikle Twitter’da gülerek okuduğum cümlelerin öznesi oluyorum bu yüzden. ‘FD yine albüm yapmış, olmayan sevgilimi özlemeye başladım’ diyen gördüm. Genel algının beni yönlendirmesine kapılmamaya çalışarak albümlere özeniyorum. Tek noksanım sokağın şarkısı yazamamak. Zamana not düşmek adına insanların canını acıtan ya da heyecanlandıran toplara giremiyorum. Öfke, kızgınlık gibi duygular beni harekete geçirmiyor.

Birkaç ay sonra ilk albümünüzün üzerinden 20 yıl geçmiş olacak. Bunca yıl sonunda ilk albümünü hazırlayan Feridun Düzağaç sizin gözünüzden nasıl görünüyor?
Çok daha fazla saygı duyduğum bir adam o. Aradan 20 yıl geçmiş, hayat bizi bir kenara atmış. Doğru ya da yanlış bir sürü kodlarımız var. O dönemler hayatla ilgili merakımın, hayatıma yön verme çabalarımın çok daha yüksek olduğu dönemlerdi. Henüz tam gelmedim ama ununu eleyip eleğini asacak yaşlara yaklaşıyorum. Konserlerde ilk albümlerden şarkılar istendiğinde sanki başkasının şarkısıymış gibi hissediyorum. O adama bazen öykünüyorum, bazen imreniyorum. Her şey değişti, sadece bir adam var elimizde. Dinleyici değişti, dinleyici kültürü değişti, müziğe bakış değişti, müziğe ulaşma şekli değişti, dilimizdeki sevgi değişti. Milenyumun başında ‘bilişim çağı’ denilen bu dijital dünyanın kabuslarını görmeye yeni başladık. Bu keskin değişim içinde aynı kalabilmek ne kadar mümkün olabilir, kestiremiyorum.

O adama dair pişmanlıklarınız ya da avuntularınız var mı?
Var tabii, olmaz olur mu... Bazı albümlerin -özellikle ‘FD7’nin- yangından mal kaçırırcasına kotarıldığını düşünüyorum. Diskografim içinde ‘Nasıl olmuş da bunu böyle kaydetmişiz’ dediğim birçok şarkı var. Bunun dışında müzikal olarak kendi yaptığım işleri anlatmak konusunda biraz daha iştahlı davranabilirdim sanırım. Bu kırılganlık vitrindeki insanlara göre değil. İmaj, kozmetik, PR gibi şeylere inanmıyordum. Biraz daha sıcak bakabilirmişim. Birçok albümümü tek kliple kapattım mesela. Tipik benlik küskünlüklerle hep böyle oldu. 20’li yaşlarındaki genç gruplara bir abi tavsiyesi olabilir bu. Kendi dünyamı korumak için bu kadar çaba gösterip işimi geriye atmak çok doğru bir karar gibi gelmiyor şu an.

‘Başka’ya dönecek olursak... Stüdyo sürecinde neler yaşadınız?
‘Başka’nın en büyük başkalığı iki şarkının farklı versiyonlarının bulunmasıydı. Teknik olarak bizi en çok meşgul eden şey buydu. Çünkü stüdyoda müzisyenlerin kendi keyiflerine göre yaptıkları albümlerin sektör içinde bir yere kadar kıymeti var. Son 10 yıldır yapımcılar bazı yönlendirmelerde bulunuyor. ‘Radio friendly’ diye bir şeyle tanıştık mesela. Radyoların çalmakta zorlanmayacağı, daha çok kitleye ulaşacak şarkılar istiyor yapımcılar. Bir ara düet modası vardı bunun gibi. ‘Senin tek başına yapamadığın prodüksiyonları başkalarıyla beraber yapabiliriz’ demekle aynı anlama geldiği için ekip olarak hep uzak durduk. Bu albümde şarkıları konserde orjinaline en yakın nasıl çalabileceğimizi düşünerek kurguladık diyebilirim. Cümbüş, klarnet, buzuki gibi daha evvel kullanmadığımız enstrümanlar oyuna dahil oldu. Tek üzüntüm Rubato ekibi ile şarkı yapamamak oldu. Çok istemiştim fakat yazıktır ki gerçekleşemedi.

Oldukça kalabalık bir grup, sizin de belirttiğiniz gibi, sizi dinleyince canlarının sıkılacağını çok iyi biliyor. Peki sizin canınızı ne sıkıyor?
Benim canımı her şey sıkar. Kendi canını sıkmakta benim kadar arzulu ve iştahlı herhangi birini tanımadım henüz. Sosyal medyada canım çok sıkılıyor. Olup biten her şeyle ilgili yapılan yorumlar can sıkıcı. Sosyal medyadaki gergin ortamdan ben de payımı aldım birkaç kez. Genelleme yapmaktan hoşlanmamakla birlikte, 30 yaş altındaki insanlarla iletişim kurmakta zorlandığımı hissediyorum artık. Büyük bir telaşe içinde yaşıyorlar çünkü. Bilişim çağının peşine takılırken birçok şeyi ıskalayabiliyorlar. Her konuda bir fikirleri var çünkü sosyal medya onların bilgi kaynağı oldu. Muhakeme yeteneklerinin daha sınırlı olduğunu hissediyorum. Bu onların suçu değil tabii ki. Eğitim sistemi bunu destekliyor. Ülkeyi yönetenlerin bu sistemin bir işe yaramadığını görmeleri lazım. Bu sistem ancak akvaryum balığı yetiştirebiliyor. Benim için hayatı anlamlı kılan değerlerin ve güzelliklerin yoksunluğu da canımı sıkıyor. İfade etme ya da edememe durumları canımı sıkıyor. Öfke kontrolü olmayan insanlar canımı sıkıyor. İyilik, güzellik ve zarafetle özetleyebileceğim bir iç dünyam var. Bunu inkar eden tüm durumlar canımı sıkıyor. Sosyal medyadaki mizah kültürü çok can sıkıcı. Ankara katliamının 10. ayın 10. gününde olmasını bana bağlayabilecek şakalar gördüm. Şarkılarımın can sıkıcı olmasındansa bunları daha tehlikeli buluyorum. Kızımın benden yaşça küçük öğretmenlerini görünce ayağa kalkan biri olarak bu lakayıtlık hiç bana göre değil.

Biraz nezaket işleri yoluna koymaya yeter mi?
Nezaket mi? O da nesi? Hemen ekşisözlük’ten aratacağım. Çünkü bütün değerlere başka anlamlar yüklendi. Bilmiyorum bugünlerde nezakete ne anlam yükleniyor. Bu tip canımı sıkan durumlarda kendimi hep şöyle telkin ediyorum: Ben bir güvercin olarak dünyaya gelecektim ama yolda ufak bir kaza oldu. Sokakta olmayı, sokağın nabzını tutmayı, insanların nelere değer biçtiğini gözlemlemeyi vazgeçilmez buluyorum fakat tanık olduklarım inanılır gibi değil. Aslında sadece nezaket bile bizi birkaç basamak yukarı çıkarabilir.

Her röportajınızda çabuk küsebilen birisi olduğunuzdan bahsediyorsunuz. Türkiye’de sanatçılar üzerine hoyratça gidilen figürler haline geldiler iyice. Bu kırılganlıkla bu sert dünyanın içinde nasıl yirmi yıl geçirebildiniz?
Kendi kırılganlığımla kavga etmeye başlamam son üç beş yılın eseri. Bilişim çağının ardından böyle oldum. Bu anlamda sosyal medya benim günah keçim. Normalde bir adamı sokakta gördüğünde suratına söyleyemeyeceğin şeyin bin katını o sayfalardan paylaşıyor insanlar. Tekrar belirteyim, benim kişisel kederlerimin bu genel karanlık tablonun içinde ufacık bir kıymeti yok. Fakat kişisel tarihimde önemli yer tutacak sosyal medya linçleri yaşadım. ‘Nasıl katlanıyorsun’un cevabını Twitter hesabımı kapatarak buldum. Göz görmeyince gönül katlanıyor. İlk zamanlar yapamıyordum ama şimdi fırsat bulunca girip ekşisözlük’ten hakkımda yazılanlara bakıyorum. Bir iki iftira dışında iyi ya da kötü yorumların tamamı beni çok şımartıyorlar. Hepimiz fikrimizi söyleyelim ama bir fikir minimum bir bilgi gerektirir. Sahne dışında ölü taklidi yaparak katlanmayı becerebiliyorum. Ben bir siyasetçi değilim, kanaat önderi değilim. Saygısızlık hayatımda en çok imtina ettiğim şeydir. Kıymetimi de haddimi de bilirim. Böyle bir adamken haksız yere uğradığım lince de sessiz kalacak birisi değilim doğrusu.
Bunun dışında oyuncuların ve sanatçıların temeli siyaset olan konularda günah keçisi ya da kanaat önderi ilan edilmesini sağlıksız buluyorum. Kadına şiddet konusunda Nihat Doğan’a yapılanları örnekleyebiliriz. Lafları çok patavatsızcaydı, evet, fakat onu günah keçisi ilan edip konuyu kapattık. Bugün aynı şiddet devam ediyor. Sanırım Gezi’den sonra şarkıcı ve oyuncuları taraf görmekten mutlu olmak gibi sağlıksız bir algı oluştu. Klişeler üzerinden yaftalamalar yapılıyor hepimize. Bir olaya verdiğin tepkiye göre etiketleniyorsun. Son üç yıl içinde ulusalcı, terörist, vatan haini, milliyetçi, ateist, aynı zamanda suya sabuna hiç dokunmayan biri ilan edildim. Beş yıl öncesine kadar oy vermek dışında herhangi bir görüş belirtmeyen bir adamken geldiğim noktaya bak. Nezaket, insanlara sadece insan olduğu için saygı duymayı gerektirmiyor muydu? Bunca olayın sonunda sığındığım yer yine şarkılarım oluyor. O şarkıları besteleyip insanların karşısında söyleyerek katlanabiliyorum.

Zeytinli Rock Festivali sahnesinde bir panel hikayenizi anlattınız. Birisi ‘Başbakan olsanız ne yapardınız’ diye soruyor, siz de ‘İstifa ederdim’ diyorsunuz. Her durumun ayrı bir gerginlik yarattığı zamanları yaşıyorken sakinliğiyle müsemma biri olarak çözümü nerede görüyorsunuz? İhtiyacımız olan nedir?
Empati. Ben çok harika bir hayat yaşıyorum. Sağa sola aldığım notlardan oluşan şarkıları insanlar söylüyorlar. Bu inanılmaz bir şey. Fakat herkesin başına gelmeyecek bu duruma rağmen hayatımda en kıymetli bulduğum şey empati yeteneğim. Kimseyi öteki görmemenin ne kadar önemli bir şey olduğunu artık anlayabilmeliyiz. Aynı adamı sevmesek de, aynı şeye inanmasak da konuşabiliriz. Nefret dilini kanıksanır hale getiren şey bu kutuplaştırma politikası. Biraz daha sakin olmalıyız. Bana internetten sallayan birçok kişiyle arkadaş oldum. Çünkü bu iş özürle başlar. Bence tek çıkış yolumuz bu. Hepimizin biraz normalleşmeye ihtiyacı var. Son beş yıldır her ne amaçla toplanırsak toplanalım memleketi konuşmadan olmuyor. Bu gerçekten çok enerji çalan bir şey. Çıkışı sadece empatide görebiliyorum. Genele yayabilmek ciddi bir mesele tabii. Twitter hesabımı kapatmadan evvel birkaç kez denedim fakat insanların sevgi ve empati diline benim kadar anlam yüklemediklerini acı bir şekilde gördüm. Kimse hevesli değil. Tam da tersi. Elimde iyi söz var, iyi niyet var ve yalnızlaştırıldığımı hissediyorum. Bir şeye kırılmak için bundan daha fazla bir şey olması gerekmiyor.

Tekrar müziğe dönecek olursak... Şiirle oldukça sıkı bir bağınız var. Bunun dillendirilmesinden pek hoşlanmadığınızı biliyorum ama şairane bir tarafınız olduğu herkesin dilinde. Teknik anlamda müzik ile şiirin arasına ne kadar mesafe koyuyorsunuz. Şiir müziğinizin ne kadar içinde ya da ne kadar dışında?
Şiir hiçbir kuralı, mottosu, tricki olmayan sonsuz özgürlükçü bir dünya. Şarkı sözünde bu kadar cool olamazsın. Dili etkin ve iyi ifade etmek dışında bence hiçbir ortak noktası yok şiir ile şarkı sözünün. Çok erken yaşlarda çok kıymetli şairlerle tanışarak büyüdüm. Edebiyat dünyasına erken sızmayı başardım. Yazarken dili iyi kullanmanın yanında iyi bir insan olabilmek için de çok ciddi ipuçları verir edebiyat. Sanıyorum bugünün dünyasında şiir benden kırılgan tek şey. Şiiri de popüler kültür içine sokmak gibi bir gaflete düştük. Şiir albümleri kaydedildi bu ülkede. Çok mahrem ve özel bir dünyayı sokakta rastlanır bir dünyaya dönüştürmeye çalıştık. Şiir küstü. Ben de değerinden fazla anlam yüklenen şarkı sözü yazarlığıma daha az laf etmek gibi bir yön vermeye çalışıyorum. Bu albümdeki ‘Kül’ şarkısı bunun için güzel bir örnek.

Kelimenin, sözün, dilin kuvvetine bu denli inanan biri olarak kullanmaktan en çok mutluluk duyduğunuz kelimeler hangileri?
Doğrusunu isterseniz tüm bu sohbeti yalanlayacak kendimce argo laflarım vardır. (Gülüyor) ‘Sekti’yi çok kullanıyorum. Planlanan ya da olması beklenen bir şeyin gerçekleşmemesini anlatıyor. İşlerin rayından çıkıp büyüsünün bozulduğu durumlarda ‘gazı kaçtı’ diyorum. Benim şarkılarımı bilenlerin büyük kısmı yüzümü bilmiyorlar. Yolda rastlayıp ‘Feridun Düzağaç’tınız di mi’ diyenlere ‘Hala öyleyim’ diyorum! Günlük hayatımda kendimce güzel kelimeleri sık sık kullanmak gibi bir alışkanlığım yok açıkçası. Küfürle mesafeliyimdir ama kendimce bir argom da vardır.