FESTİVALDE DÜN (12 NİSAN)

FESTİVALDE DÜN (12 NİSAN)
FESTİVALDE DÜN (12 NİSAN)
Film Festivali'nde dün Polonya günüydü. Bu yılın Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nün sahibi Andrzej Wajda'nın sağlık nedenleriyle katılamadığı törende, ödülyapımcısı Michal Kwiecinski'ye takdim edildi.

FESTİVALDE POLONYA GÜNÜ

12 Nisan Cumartesi günü festival etkinliklerine Polonya Sineması damgasını vurdu. Wajda’nın yaşam enerjisi, sinema tutkusu bizlere kadar ulaştı. Polonya canlandırma filmlerinin Pera Müzesi Oditoryumu’nda gün boyu süren gösterimlerinin hemen ardından bir panel gerçekleştirildi. Polonyalı canlandırma sanatçısı Mariusz Wilczynski panelinde “sinemamızın en saygın ismi” diyerek Wajda’yı anarken yeni filminde duyduğu heyecanı paylaştı. Ida’nın yönetmeni Pawel Pawlikowski de kendi filminin sunumunda Walesa’yı festivalde yeni izlediğini ve çok etkilendiğini dile getirdi. Walesa’nın gösterimi öncesi festival direktörü Azize Tan’ın sunumuyla Wajda’nın festival için hazırlayıp gönderdiği kısa bir videosunu izledik. Festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü takdim edilen Andrzej Wajda sağlık sorunları sebebiyle festivale gelemese de bizlere şu mesajı ulaştırdı:
“Resimler, görüntüler sadece bizim için değil, bütün dünyadaki insanlar için hemen hemen aynı şekilde algılanır, anlaşılır. Ama eminim Türk sinemasının da bizim için erişilmez sırları vardır. (…) Sabah uyanıp kalktığımda ‘Bir film yapmak lazım’ diyorum, ‘Tembelliğe mahal yok’ diyorum. Tabii amacım, kendim için film yapmak değil. İnsanların ne için yaşadıklarını, ne aradıklarını düşünüyorum… Çok güzel bir mesleğim olduğu kanaatindeyim. Ve böyle bir ödül yani Yaşam Boyu Başarı Ödülü, bir yönetmenin alabileceği en güzel mükâfattır.”
Ardından filmin yapımcısı Michal Kwiecinski’ye Wajda’nın ödülü takdim edildi.

POLONYA CANLANDIRMA SİNEMASI

Polonya ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasının 600. yılı şerefine festival kapsamında toplam kırk deneysel animasyon filmden oluşan üç programlık özel bir bölüm hazırlandı. Bu bölüme paralel olarak Polonya canlandırma sinemasının en yaratıcı yönetmenlerinden Mariusz Wilczynski ve film eleştirmeni Adriana Prodeus’un, canlandırma sanatçısı Berat İlk’in moderatörlüğünde gerçekleştirdiği söyleşi yaklaşık 1,5 saat sürdü. Deneysel canlandırma sineması ile görsel sanatlar arasındaki ilişki üzerine konuşan eleştirmen Adriana Prodeus canlandırma sinemasında filmlerin hepsinin birbirinden farklı olduğunu, bu yüzden hepsini ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğinin altını çizdi. Festival kapsamındaki programda izlediğimiz filmlere işaret ederek, bu filmlerin hepsinin çok farklı zamanlarda ortaya çıktığını, bu yüzden hangi koşullarda yapıldıklarına dikkat edilerek üzerine konuşulması gerektiğini söyledi. Program kapsamında da animasyonlarını izlediğimiz Zbigniew Rybczynski’nin Polonyalı bir sanatçının ilk kez Oscar ödülü almış olduğu 1982 yapımı Tango filminden örnek veren Prodeus, filmde geçen 25 ayrı karakter için 16 bin tane fotoğraf çekildiğinin bilgisini verdi. Bugün ise ilerleyen teknolojiyle çok daha farklı yöntemlerin kullanıldığını söyledi. Prodeus’a göre tüm bu filmler bir önceki neslin devamı niteliğinde olmadıkları için eskimeyen filmler. Bu filmler yönetmenlerin kendi yaratım süreçlerine özgü, bir akımın devamı değiller.
Polonya’nın yaratıcı yönetmenlerinden Marius Wilczynski ise, programda izlediğimiz filmlerin hepsinde devlet desteği olmasını ve televizyonların bu filmleri satın almasını yorumlayan bir izleyiciye eski sistemdeki devlet desteğinin artık kalktığını söyledi. “Eskiden tamamen sosyalist bir sistem vardı, filmlerin dağıtımı sınırlıydı ancak sanata önem verilirdi. Bu yüzden televizyonda da soyut filmler gösterilirdi. Ancak bu dönem bitti artık.” diye yanıt verdi.
Moderatör Berat İlk’in, Wajda’nın Cengiz Semercioğlu ile yaptığı röportajda geçen köşebaşı sinemalarında canlandırma filmler gösteriliyor mu, sorusuna Wilczynski henüz üzerinde çalışmayı sürdürdüğü yeni uzun metrajlı canlandırma filmi Kill it and Leave This City (Öldür ve Kenti Terk Et) filmiyle cevap verdi. 1 milyon dolar bütçesi olan bu filminde Wajda’nın da Disney dünyasından hepimizin tanıdığı bir karakteri sesiyle canlandıracağını söyledi. Ayrıca bir de canlı canlandırma (live animation) performansından bahsetti. Orkestrayla birlikte, araya giren önceden hazırlanmış animasyon fragmanlarıyla performans sırasında sağ eliyle çizerken sol eliyle de kamera tutarak yaptıklarını gösterileri anlattı.

TÜRK SİNEMASINDA KITSCH VE QUEER

Akademisyen Selim Eyüboğlu ve yönetmen Aykan Safoğlu’nun katılımıyla gerçekleşen dünkü söyleşide sadece “kitsch” ve “queer” değil; ikisinin orta noktada buluştuğu alan olan “camp” ve bu kavramların Türk kültürü ve sinemasındaki yeri tartışıldı. Öncelikle bu kavramlara yabancı olanlar için kelimelerin tanımı yapılırken; Eyüboğlu kitsch ve modernitenin aslında birbirinden çok ayrı şeyler olmadığını; iç içe geçen iki kavram olarak birbirini beslediklerini söyledi. Bu noktada Safoğlu da bir sanat eserinin formunu alıp başka bir içerik kazandırmak yani onu bağlamından koparmak anlamında “parodi”den de bahsetmemiz gerektiğini ekleyerek, “parodi”nin bu kavramları anlamamız için başvurmamız gereken yegâne şey olduğunu dile getirdi. Yılmaz Güney’in Arkadaş filmi gibi Türk sinemasında kitsch ve camp’in çok benzeştiği örneklerle sinema dilindeki karşılıklarından kitsch’i nasıl bulabileceğimiz konusu tartışıldı. Kitsch’ten camp’e uzanan yolda 1950’lerdeki Amerikan kültüründen ve Andy Warhol ve Maria Montez gibi ikonlardan da bahsedildi.

Camp performansların bir yoksunluk sonucu ortaya çıktığını ve toplumsal cinsiyet üzerinden işlediğini dile getiren Safoğlu, heteroseksüelliğin bir norm olduğu bu dünyada eşcinsellerin kendilerine böylelikle bir çıkış kapısı, bir sınır aşımı yarattıklarını ve bunun da normlara bir darbe olduğunu söyledi. Bu durumun Türkiye’de ise toplumsal cinsiyet yerine “arabesk” gibi farklı toplumsal dinamikler üzerinden beslendiğini, özellikle İstanbul ’da iç göçün başladığı zamanlarda periferide yaşayanların kendilerini ifade etme biçimi olarak, kısacası taşranın kendisini şehirde var etme çabası olarak ortaya çıktığını da sözlerine ekledi. Safoğlu “kitsch’i Yeşilçam’ın sadece kendisinde değil; onun figürlerinde, aurasında ve hayatın içinde aramamız gerekiyor” diyerek Yeşilçam dönemindeki filmlerin ve oyuncuların dışındaki ikonlar, Kudret Şandra gibi figürler, Stüdyo Osep fotoğrafları ve diğer şöhretler üzerinden camp, kitsch ve queer kavramlarını tartışmaya açtı. Panelde ayrıca Gülsün Karamustafa’nın Leopar Desenli Kadınlar’ı ve Kutluğ Ataman’ın Lola ve Bilidikid filmlerinden sahneler aracılığıyla queer temaları ve queer temasını işleyen bir filmin queer bir film olup olmayacağı, farkındalık, pervasızlık, fütursuzluk kavramlarının filmlerin ve kişilerin bu tanımlarını nasıl şekillendirdiği tartışıldı.

ÜÇ TAKIMIN DİRENİŞ İTTİFAKI

Farid Eslam ve Olli Waldhauer’in kitle fonlamasıyla çektikleri ortak projeleri İstanbul United’ın dünkü gösterimine tüm film ekibi ve belgeselde yer alan 3 büyük takımın sözcüleriyle birlikte oldukça geniş bir katılım oldu. Tartışmalı geçen soru-cevapta yönetmenler projenin nasıl oluştuğunu “Aslında amacımız Gezi sürecinde sanatçılarla ilgili bir şey yapmaktı; fakat birkaç kare çektikten sonra bu ittifakı ele almaya karar verdik. Önce sadece 15 dakikalık bir video çekelim demiştik, sonra uzun metraja dönüştü.” sözleriyle açıkladılar.

KOLEKTİF BİR ÇABADAN VAHŞETE FARKINDALIK YARATMAK

Köyden kente kaçan küçük bir albinonun öyküsünü izlediğimiz Beyaz Gölge filminin yönetmeni Noaz Deshe ve filmin ilk kez bir festivaldeki sunumuna katılan Tanzanyalı oyuncusu James Gayo filmin dünkü gösteriminde izleyicilerle buluştu. James Gayo, havaalanından doğruca geldiği salonda filmi ilk kez izleyicilerle birlikte izledi. Gayo’yla üç yıl aradan sonra ilk kez karşılaşan Noaz Deshe, bir Batılının albino ticaretine dair bir film yapmasının bir çelişki olup olmamasına dair sorusuna şöyle yanıt verdi: “Kendimi bir Batılı ya da herhangi bir millet ya da milliyete ait görmüyorum. Film neredeyse tamamen yerel halkın katılımıyla çekildi. Kasting sürecinde yaklaştığımız herkes neredeyse hemen bize destek verdi ve filmin gerçeğe olabildiğince yakın, dürüst bir film olması için bizi yönlendirdi.”

SİYAH-BEYAZIN GÜCÜ

Birçok festivalden ödüllerle dönen Pawel Pawlikowski, 1960’larda geçen son filmi Ida’nın dünkü gösteriminde filmin genel olarak fazla tepki çekmediğini, fakat bazı milliyetçi grupların filmin Polonya’nın imajını zedelediği gerekçesi ile filmi çok fazla eleştirdiklerini dile getirdi. Filmi siyah-beyaz ve 4:3 formatında çekme sebeplerinden bahseden yönetmen, o döneme ait hatıralarının, kendi fotoğraf albümlerinin, izlediği filmlerin siyah beyaz olduğunu; ayrıca filmin zihinsel bir egzersiz işlevi görmesini istediği için siyah-beyaz çekimlerin bir mesafe hissi uyandırarak buna yardımcı olduğunu söyledi. Bu filmi çekerken özellikle bir akımdan veya yönetmenden etkilenmediğini; fakat Çek Yeni Dalgasını ve Forman’ın ilk dönem filmlerini, Bresson, Godard’ı çok sevdiğini; filmi çekmeden önce de özellikle Fellini’nin 8 ½ filmini çok izlediğini de sözlerine ekledi.

BİR MÜZENİN SAHNE ARKASI

Viyana Sanat Tarihi Müzesi Kunsthistorisches Museum’un “sahne arkası” üzerine benzersiz bir bakış sunan Büyük Müze’nin dünkü gösterimine belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Johannes Holzhausen ile görüntü yönetmeni Joerg Burger katıldı. Müzede büyük bir titizlik ve özveriyle yürütülen restorasyon süreçlerini inceleyen filmin gösterimi öncesi bu filmin komik bir film olduğunu belirten yönetmene, gösterim sonrasında seyirciler İstanbul gibi bir şehirde hiçbir müzenin, bu müzeye verilen değeri görmediğini dile getirerek filmi izlerken gülmek yerine ağlamak istediklerini, bu belgeselin gençlere, müze çalışanlarına ve özellikle kültür bakanlığına bir ders olarak gösterilmesi gerektiğini söyleyerek yönetmeni tebrik ettiler. Sanat tarihi eğitimi almış bir yönetmen olarak müzelere ve sanat eserlerine olan kişisel ilgisi neticesinde bu filmin ortaya çıktığını anlatan yönetmen, bu filmin müze tarafından ısmarlanmış olup olmadığı sorusu üzerine şunları söyledi: “Bu film benim müzeyi nasıl gördüğümün filmi, müzenin kendisinin değil. Filmin çekimleri tamamlandığında onların utanacağı birçok sahne çıktı; fakat anlaşmamız üzerine filmi gösterime girmeden müzenin direktörüne izlettiğimde tek bir yorumda bulundu: Süper!”