Festivalin aklımı başımdan alan ilk filmini izledim!

Festivalin aklımı başımdan alan ilk filmini izledim!
Festivalin aklımı başımdan alan ilk filmini izledim!
Bir pazar gününe denk gelen 34. İstanbul Film Festivali'nin bu dokuzuncu gününde belki bir film izlersiniz ve hayatınız değişir. Bunu yapabilecek güçte bir film var bugün İstanbul'da: 'Toprağın Tuzu'
Haber: ELÇİN YAHŞİ / Arşivi

Toprağın Tuzu / Salt of the Earth / NTV Belgesellerinden

Festivalin aklımı başımdan alan ilk filmini izledim. Herkesi telefonla arayıp izlemeleri için taciz ediyorum. Sizi de biraz edebilirim, şimdiden özür dilerim.
Sebastiao Salgado’nun ünlü bir fotoğrafçı olduğunu, dünyanın neredeyse bütün felaketlerini yerinde fotoğrafladığını hatta Susan Sontag tarafından yoksulluğu, dehşeti estetize etmekle eleştirildiğini bir çok kişi gibi ben de kulaktan dolma biliyor, fotoğraflarını da ara sıra görüyordum. Ama daha önce bu kadar yoğun bir şekilde bütün hayatını izleme fırsatım olmamıştı.
Brezilyalı Salgado, üniversite döneminde evlendiği karısıyla birlikte politik nedenlerle Paris’e sürgüne gittiğinde ekonomist olarak çalışıyor bir süre. Sonra fotoğrafı keşfediyorlar ve Salgado kamerasının götürdüğü yere gidiyor hep. Dünyanın balta girmemiş ormanlarından, açlıktan ölenlerin buldozerle toplandığı kurak topraklara kadar her yere. Ömrü boyunca hem de.. Biri down sendromlu iki çocuk babayı çok nadir görerek büyüyor. Keşif gezileri sekiz yıl falan sürebilen Salgado, fotoğraflarını basmak, yayınlamak için çok kısa süreli döndüğünde bütün teknik işlerde en büyük yardımcısı karısı.


Efsane fotoğrafçı Salgado (ortada), oğlu Juliano Ribeiro ve Wim Wenders'le (sağda) birlikte.
İnsanların görmemek için televizyonlarını kapadığı, hep sırtını çevirdiği ne kadar felaket varsa tam göbeğine gidiyor Salgado, inanılmayacak fotoğraflarla birlikte dönüyor sonra. Evet, estetik fotoğraflar, doğru. Ama insanın ruhuna yumruk atıyorlar ya, yaşamaktan utandırıyorlar. Filmi Salgado’nun oğluyla birlikte çeken Wim Wenders şahane bir yöntem uygulamış, teknik olarak açıklamasını yapamayacağım ama bir yerde farkediyoruz ki, Salgado bize fotoğrafları anlatırken o da bizimle birlikte aynı fotoğrafları görüyor, onlara bakarak konuşuyor.
Bir klişeye başvurayım hemen, karanlığın yüzünü görmüş, sesini duymuş Salgado. Zaten kendi de söylüyor, “döndüğümde hastalanmıştım, hiçbir şeye inancım kalmamıştı,” diyor. Enfeksiyon filan kapmamış, ruhu hastalanmış. Bir de diyor ki “biz insanlar feci hayvanlarız, hiçbirimiz yaşamayı haketmiyoruz.”


Salgado, Meksika'da altın madeninde.
Sadece felaketleri değil, ormanın ortasında yaşayan goril ailelerini de, okyanusta balinaları da çekmiş Salgado. O hayvanlardan söz ederken, onlara öyle bir anlayışla yaklaşıyor hareketlerini öyle yorumluyor ki, insanlarda bulamadığı anlamı hayvanlara yükleten umutsuzluk mu onu böyle konuşturan acaba demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Belgeselin bir yerinde fotoğrafçının o dönem hayatta olan babasıyla da konuşulmuş. Yaşlı adam Brezilya’daki çorak arazisinin geçmişini anlatıyor. Sebastiao ve yedi kız kardeşini nasıl büyüttüğünü, bir zamanlar bu tepelerin nasıl ağaçlarla kaplı olduğunu, hayvanları olduğunu… Sonra günümüze geliyoruz. Salgado ve karısının aile arazisini ele alıp o gözümüzle gördüğümüz çorak toprakları nasıl yeşerttiklerini görüyoruz. İki buçuk milyon ağaç dikmişler. İki buçuk milyon. O tepeler, dağlar yemyeşil, bir on yıl sonra Salgado’nun çocukluğundan hatırladığı şelalenin de yeniden çağlayacağını umuyorlar. İnstituto Terra adını verdikleri arazileri, artık herkese açık bir park.

Yani bütün kötülükleri görüp ruhunu sakatlayan adam, dünyaya borç ödemiş, elinin uzandığı kısmını dönüştürmüş. İstenirse yapılabileceğini göstermiş. Sadece tüketip sömürmenin dışında bir şeyler yapmanın işe yaradığını kanıtlamış.
Dünyanın kapkara dibini gösterip de bu kadar mutlu bir sonla biten başka film görmedim, şaşkınım. Kaçırmamanızı öneririm. Bugünden sonra 14’ünde ve 19’unda iki gösterim daha var. (Atlas, 11:00)


Bomba Gibi / A Blast / Balkanlar: Ateşin Sineması

Bu filmi de gördükten sonra, bu yılki festivalden “ekonomik krizin radyo haberi okuyan dış ses sayesinde hatırlatıldığı filmler” başlıklı bir listenin rahatlıkla çıkacağından emin oldum. Bomba Gibi’de de Yunanistan’daki krizle ilgili haberleri radyodan dinlerken bir yandan da arızalı baş kadın karakterin sinir krizi zirvesine yol alışını izliyoruz. Baş roldeki kadın karakteri Köpek Dişi ve Alpler’den tanıdığımız Angeliki Papoulia canlandırıyor. (Sadece son derece tuhaf ailelerin olduğu filmlerde oynarım diye bir sözleşmesi olabilir, gerçi tuhaf olmayan aile var mı o da başka bir mesele.) Film son dönemde çok karşılaştığımız gibi zaman çorbası şeklinde ilerliyor. Ancak bittiğinde her şey yerli yerine oturuyor. Zaman atlamaları sırasında oyuncuların görünümünde hemen hiçbir değişiklik olmadığı için, başta bir alışma dönemi geçse de izlemekte zorluk çekilmiyor. Tuhafiyeci dükkanı olan tuhaf bir anne, oyunu sonradan çıkacak olan kocası, biri durgunca iki kız kardeş, kardeşlerden birinin gemilerde çalışan kocasıyla yaşadığı aşırı tutkulu ilişki, borçlar, dağılan aile derken patlama noktasına ulaşılıyor. Bol bol sevişme sahnesi de içeren filmde yönetmenin bir gram yağı olmayan kaslı, çıplak erkek vücuduna olan düşkünlüğü ilk sahnelerden itibaren hissediliyor. Nitekim filmin sonuna doğru araya parça da konmuş. Çıkınca vaktinize acımazsınız. (Rexx 2, 19:00)

Kurallar Böyle/ Takva Su Pravila/ Balkanlar: Ateşin Sineması

Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi son derece sakin bir atmosferi olan bu filmde bir ana babanın başına gelebilecek en büyük felaket yaşanıyor. Sessiz, sakin, kimseye zarar vermeden, kurallara uyarak yaşayıp giden örnek vatandaşlar, başlarına bir şey gelince nasıl önemsiz, nasıl çaresiz, nasıl tek başına olduklarını görüyorlar ve yine hiçbir şey olmuyor. Bütün film inanılmaz bir oyunculuk gösterisi ve insanın içinde bir yerlerde hep sızlayacak bir anı gibi. Sadece 77 dakika üstelik. (Feriye, 11:00)