'Film gibi' belgeseller!

'Film gibi' belgeseller!
'Film gibi' belgeseller!
Bu yıl NTV Belgesel Kuşağı ve Türkiye yapımı belgeseller dışında yarışmalı bölümlerde de dünyanın dört bir yanında ne olup bittiğine tanıklık edebileceğiz. Belgeselci Necati Sönmez, son bir yılda öne çıkan belgesellerden bir seçki yaptı.
Haber: NECATİ SÖNMEZ / Arşivi

“Adeta film gibi” veya “Belgeselden çok filmi andırıyor...” Belgeseller hakkında hâlâ bu türden laflara rastlayınca, Everest’in dağa benzediğini öğrenmiş kadar aydınlanıyoruz. ‘Kurmaca film gibi’ demek isteniyor aslında ve sanki iyi bir şey müjdeleniyor ama belgeselin zaten ‘film’ olduğundan bihaber birileri tarafından. (Canım kardeşim, bir şey zaten film gibi olmamışsa belgesel de olamamış demektir!)
Memlekette yıllardır düzenlenen belgesel festivallerini veya tek tük gösterime giren belgeselleri geçtik, İstanbul Film Festivali’nin son 4-5 yılda gösterdiği kadarına bile bakılsa, bu türün sinemasal yaratıcılık yönünden ne çok sınırlar aştığı, akıcı öykü anlatımı ve dramatizasyon bakımından bazen kurmacayı da aşabildiği rahatlıkla görülür. Yeter ki, sinema yapıtı diye izlediğimiz onca çer-çöpün kafamızda oluşturduğu kalıpların dışında bakabilelim.
Bu sene de ‘film gibi’ klişesine yakışır nitelikte bir dolu belgesel var festival programında. Nicelik olarak, geleneksel NTV Belgesel Kuşağı ve Türkiye Sineması-Belgeseller bölümleri dışında, diğer bölümlere birer ikişer dağılmış olanları da sayarsak, 40 civarı belgesel sayabildim. Her zamanki gibi kendi çapında ufak bir şenliğe dönüşebilecek bu festival içindeki festivale kuşbakışı göz atalım.
Hem Uluslararası hem de Ulusal Yarışma’da birer belgeselin varlığını hatırlayarak başlayalım: ‘Dünyada 20.000 Gün’ (20.000 Days on Earth) Nick Cave’le uzun bir sohbet -az müzik çok laf- üzerine kurulu bir film; ettiği laflar size onu daha da sevdirebilir ama fazlasıyla düzgün tertip bir aile babası olarak sürdüğü hayat gözünüzden düşürebilir de, bizden uyarması. Kazım Öz’ün daha önceki ulusal festivallere alınmaması polemiklere yol açmış olan ‘Bir Varmış Bir Yokmuş’u (He Bû Tune Bû), sırf mevsimlik işçiler gibi bir meseleyi ele aldığı için dört gözle beklenmesi gereken bir belgesel.
Yan Etkinlikler içinde Documentarist’in konuk festival olarak sunduğu Alan Berliner retrospektifi, belgesele dair kalıpları kırmaya yardımcı olacak 6 uzun 2 kısa film içeriyor. Haziranda Gezi isyanı nedeniyle gösterilemeyen bu filmler Akbank Sanat’ta ücretsiz olarak izlenebilir.
Rithy Panh’ın Cannes’dan ödüllü filmi ‘Eksik Resim’ (The Missing Picture) şahsen en çok görmek istediklerimin başında. MK2 40. Yıl bölümündeki, 1968’i anlatan Romain Goupil’in ‘30 Yaşında Ölmek’ini (Mourir à 30 ans, 1982) özellikle Gezi deneyiminden ve temsili demokrasinin sefaletine tanık olduktan sonra artık başka bir gözle izleyebiliriz.
1. Dünya Savaşı ve Krizdeki Modernite başlıklı minik bölümdeki (başlığın kapsayıcılığına aldanmayın) iki filmden klasik olanı, ‘Bir Pazar Günü’ (Menschen am Sonntag, 1930) belgesel-kurmaca sınırını zekice ihlal eden filmlerden. Onu, bir başka sinema klasiğinden yola çıkarak Alman Dışavurumcu sinemayı ele alan ‘Caligari: Korku Sinemaya Geldiğinde’ (Caligari - Wie der Horror ins Kino kam) gibi bir belgeselle peş peşe izlemek ilginç olabilir. Aslı Gibidir’de sunulan ‘Kuzen Jules’ (Cousin Jules, 1973) klasik sıfatını fazlasıyla hak eden bir başka yaratıcı belgesel. Özel Gösterim’lerden birinin ayrıldığı ‘Langston’u Ararken’e de (Looking for Langson, 1989) dikkat çekip esas belgesel bölümlerine gelelim.
“Festivalde çok film izleyemeyeceğim, bana şöyle az ve öz birkaç tane öner” deseniz, NTV Belgesel Kuşağı’ndaki şu dörtlüyü sayardım bir çırpıda: Bizi sirk dünyasına sokmakla kalmayıp ayağımızı yerden kesen olağanüstü güzellikte bir şiir, ‘Gökyüzüne Teğet’ (Grazing the Sky); Suriye’deki kahredici iç savaşa gözümüzü kaçıramayacağımız bir mesafeden, ta içinden bakmamızı sağlayan dehşet verici bir yıkımın tanıklığı ‘Humus’a Dönüş’ (Return to Homs); Afrika’daki kanlı sömürüye, ona karşı mücadele etmiş gerilla hareketlerinin gözünden bakan, ‘beyaz adam’ın vahşi sicilini felsefi bir metin eşliğinde inceleyen ‘Şiddete Dair’ (Conserning Violence) ve Venedik’te onca kurmaca filmin arasından sıyrılıp Altın Aslan’ı kazanan ilk belgesel ‘Çevreyolu’ (Sacro Gra)...
Festivale çok vakit ayrıranlardansanız, ek olarak elbette Errol Morris ve Alex Gibney’in son yapıtlarına (Meçhul Malum ve Armstrong Yalanı), Gezi protestolarında üç büyük taraftar arasındaki dayanışmayı konu alan ‘Istanbul United’a, bu yılın belgesel Oscar’ının sahibi ‘Yıldız Olmaya Ramak Kala’ya (20 Feet From Stardom), Hubert Sauper’in ağız uçuklatan yeni filmi ‘Biz Dostuz’a (We Come As Friends), kapitalizmin krizlerden neden bir türlü yakayı sıyıramadığını açıklayan ‘Evrenin Hakimi’ne (Master of the Universe), daha iç açıcı bir konu olarak çokkültürlülük üzerinden çocukların dünyasına bakmak isterseniz ‘Babil Okulu’na, sinema-edebiyat tarihine meraklıysanız Bertolucci, Bergman ve Salinger’le ilgili belgesellere göz atmayı ihmal etmeyin.
Ama esas olarak, ayrım yapmadan Türkiye Sineması-Belgeseller bölümündeki filmleri tek tek izlemenizi salık vereceğim. En başta, çoğunu başka yerde izleme şansı olamayacağı için. Ama asıl olarak anlatılan bizim hikâyemiz olduğu için: Toplu mezarlardan kayıp yakınlarına, Gezi isyanından Suriyeli mültecilere, Ermenilerden Alevi asimilasyonuna, Çamlıhemşin’den Nusaybin’e, Ahmet Uluçay’dan ev işçilerinin mücadelesine dek, hep yanı başımızdan akıp giden bir dizi sıcak mevzu...
Belgeseller kapımızın dışında kalan dünyayla bizi haşir neşir kılıyor evet ama bir yandan da o dünyayı ‘film gibi’ izletme riski de taşıyor. Bu belgesellerin sinema tadı vermek dışında hayatımıza da dokunması dileğiyle.