Filmlerden korkum yok

Jonathan Lethem, 'Yok'tan sonra 'Öksüz Brooklyn' kitabıyla Türk okurun huzurlarında. Plan B'nin Sabri Güneş çevirisiyle yayımladığı kitapta Lionel Essrog adlı tourette sendromlu bir dedektifin hikâyesi anlatılıyor.
Haber: MÜJDE YAZICI / Arşivi

İSTANBUL - Jonathan Lethem, 'Yok'tan sonra 'Öksüz Brooklyn' kitabıyla Türk okurun huzurlarında. Plan B'nin Sabri Güneş çevirisiyle yayımladığı kitapta Lionel Essrog adlı tourette sendromlu bir dedektifin hikâyesi anlatılıyor. Lethem'ın kitabında bahsettiği tourette sendromu bir tür tik. Ve bundan mustarip kişiler, bedenlerini kontrol edemedikleri için istem dışı hareketlerde bulunuyor. Kimileri burnunu çekiyor, dilini şaklatıyor, kimileri istemeden sürekli küfür ediyor, kimileri kontrolsüz biçimde zıplıyor.
1964 doğumlu Lethem, tourette sendromunu ilk nöroloji profesörü Oliver Sacks'ın makalesinden öğrenmiş ve kitabındaki karaktere uyarlamış. Yazar, bir romanın yazılabilecek kadar ilginç olması için birbirinden tamamen farklı en az iki şeyi içermesi gerektiği görüşünde. Öyle görünüyor ki Lethem bu yüzden 'Öksüz Brooklyn'de hikâyeyi tourette sendromlu dedektif etrafında döndürüyor. Hatta yarattığı bu karakteri kendisinden daha eğlenceli buluyor.
Lethem, kitabını beyazperdeye uyarlayacak olan Edward Norton'la ilgili olarak da korumacı davranmıyor. Lethem'e göre kitaba bağlı kalan adaptasyonlar her zaman daha sıkıcı. Yazar, Norton'ın kitabın konusunu değiştirme olasılığından da hiç korkmuyor: "Kitaplar değişmezdir, hiçbir film onları etkileyemez." Lethem'le internet aracılığıyla söyleştik.
Sözcüklerle oynama ve onları kullanma konusunda başarılısınız. Tourette'li bir tip yaratırken ön çalışma yaptınız mı?
Tourette sendromunu ilk kez Oliver Sacks'in makalesinde okudum ve bana çok tanıdık geldi. Zaten yıllardır dille bu tarzda uğraşmak bende bir bağımlılık haline gelmişti. Nedense tourette hastalarına karşı içgüdüsel bir yakınlık duyuyorum. Daha önceki romanlarıma bakarsanız, hep konuşmalarında bu tür kelime oyunları kullanan birkaç karakter olduğunu görürsünüz. 'Gun With Occasional Music'teki bebekkafalar ve 'Yok'taki körler gibi. Yani Lionel Essrog'u yaratırken, ilk kez bu tür yazma içgüdümü tamamen serbest bıraktım. Ama bu içgüdü bende her zaman mevcuttu.
'Yok' ve 'Öksüz Brooklyn'de tamamen birbirinden farklı ve uyuşmaz görünen iki şeyi birleştiriyorsunuz. 'Yok'ta kuantum fiziğiyle aşkı; 'Öksüz Brooklyn'de ise Tourette'li bir dedektifin hikâyesini anlatınız...
Evet, bana hep bir romanın yazılabilecek kadar ilginç olması için birbirinden tamamen farklı en az iki şeyi içermesi gerekir gibi gelir. Sonuç ise bir oyundan çok, insanı daha sanatsal bir roman yazmaya götüren bir yoldur. Sevdiğim yazarların büyük bölümü, sanırım benzer şeyler yapıyor. Tabii bu her zaman benim ilk kitaplarımdaki kadar bariz olmuyor. Ben sınırları aşan sanatı seviyorum. Çünkü en büyük canlılığı sınırlarda, özellikle de sınırların buluştuğu yerlerde bulabilirsiniz.
New York'un içinde öksüz gibi duran Brooklyn'in de kitabın kahramanlarından biri olduğunu söyleyebilir miyiz?
Evet, bu tanımlamayı çok sevdim. Brooklyn'in her zaman Manhattan'dan ve ABD'nin geri kalanından farklı bir kimliği olduğunu hissetmişimdir. Brooklyn, eski dünyayla yeni dünyanın sürekli yan yana olduğu bir yer, göçün ve zıtlıkların mekânı, Avrupa'ya çok yakından bağlı. Ayrıca kaybolma ve yabancılaşma hisleriyle de yakından bağlantılı. ABD'nin geri kalanı geçmişi unutmaya adanmışken Brooklyn'de unutmak imkânsızdır.
Yıllarca kitabevlerinde çalışmışsınız. Bu yıllarda en sevdiğiniz yazar kimdi?
Sevdiğim birçok yazar var. Başta Raymond Chandler, Franz Kafka, Borges, Iris Murdoch, Phillip Roth ve daha birçokları. Ama en çok sevdiğim yazar Phillip K. Dick'tir. Yazdığım her şeyde onun etkisi var diyebilirim. İlk kitaplarımda utanmazca onu taklit etmiştim, şimdi bile bazen cümlelerimde gizlendiğini fark ediyorum.
Öksüz Brooklyn, çok önemli bir ödül kazandı, ABD Eleştirmenler Kurulu tarafından Yılın Romanı seçildi. Sizce bu kitabın başarısının sırrı nedir?
Bence kitabın başarılı olmasının nedeni, Lionel Essrog'un çok sevilmesi. Komik, sevecen ve kesinlikle büyüleyici bir tip, benden çok daha eğlenceli olduğu kesin.
Kitabınızda, birçok filmden de bahsediyorsunuz. Sevdiğiniz filmler ve yönetmenler kimdir?
Nicholas Ray'in 'In a Lonely Place', Alfred Hitchcok'un 'Vertigo', Stanley Kubrick'in 'Barry Lyndon', Orson Welles'in 'Bitmeyen Balayı', Akira Kurosawa'nın 'Yüksek ve Alçak', Todd Haynes'in 'Safe', John Ford'un 'Çöl Aslanı', Howard Hawks'ın 'Sadece Meleklerin Kanatları Olur', JeanLuc Godard'ın 'Band of Outsiders', Luchino Visconti'nin 'Leopar'. Ayrıca en sevdiğim yönetmenler Truffaut, Bergman, Billy Wilder ve Buster Keaton.
Edward Norton, 'Öksüz Brooklyn'i beyazperdeye aktarıyor. Birçok yazar, kitabı filme uyarlanırken gergin olur. Siz nasıl hissediyorsunuz?
Ben hiçbir zaman filmlerden korkmadım. Kitaplar değişmezdir, hiçbir film onları etkileyemez. Başarılı adaptasyonların çoğunda, hikâyede radikal değişiklikler yapılmıştır; 'Bıçak Sırtı', 'Sahip Olmak Ya Da Olmamak' gibi. Dolayısıyla kitapla ilgili korumacı davranmak için bir sebep yok. Deneyimlerime dayanarak söylüyorum, kitaba bağlı kalan adaptasyonlarda, film sıkıcı oluyor.