'Fırtına' sonrasında geride kalanlar...

'Fırtına' sonrasında geride kalanlar...
'Fırtına' sonrasında geride kalanlar...

'Sturm' filminin iki ana karakteri

Kendisine Berlinale'de iki ödül getiren film Sturm'ın yönetmeni Hans-Christian Schmid'le film hakkında enine boyuna konuştuk.
Haber: SEDA GEZER / Arşivi

İstanbul Goethe Enstitüsü bugünlerde ilginç bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Hans-Christian Schmid- Yapıtlarına Bakış’ isimli etkinlik kapsamında Alman yönetmen Hans Christian Schmid’in sinema kariyeri boyunca en çok ses getiren filmleri sinemaseverlerle buluşuyor. 15 Mart’ta yönetmenin Saat 5’ten sonra Orman’ ile başlayan film şöleni, 21 Mart’ta “Die wundersame Welt der Waschkraft” (Çamaşırcıların Harika Dünyası) adlı belgeselle sona erecek.
Ancak Schmid’in(solda) en ilgi çeken çalışması kendisine 2009’da Berlinale’de‚ ‘Uluslararası Af Örgütü Özel Ödülü’ ve ‘Alman Sineması Barış Ödülü‘ getiren film Sturm‘ oldu. Filmde, bir kadın avukatın, Bosna’daki savaş suçlarına karşı hak ve adalet için verdiği mücadelesi anlatılıyor. Geniş bir araştırmaya yer verilen çalışmada, izleyici için gerçekle kurguyu ayırt etmek oldukça zor olsa da film, Bosna Savaşı’nın karmaşık yüzünü gözler önüne seriyor.

‘Sturm’ 20 Mart Cumartesi akşamı 20.00’de izleyicisi ile buluşacak. İzleyiciler, filmden hemen sonra çevirmen eşliğinde Hans-Christian Schmid ile söyleşi yapma fırsatı yakalayacak. Kariyeri boyunca birçok başarılı filme imza atan yönetmenle günler öncesinden kısa bir söyleşi yapma fırsatı bulduk.

“Sturm” filmi için nasıl bir araştırma yolu izlediniz?
Film için birçok kez Den Haag, Hırvatistan ve Bosna’'ya gittik, çok okuduk ve pek çok kişiyle görüşme yaptık. Uluslararası hukuk ve özellikle de Balkanlar'daki savaş ile ilgilendikçe, konuların ne kadar karmaşık olduğunu gördük. Belirli bir noktada bilinçli olarak artık bilgi toplamayı bıraktık. Topladığımız bilgiler artık anlatmak istediğimiz hikayeyi anlatmamızda bize daha fazla yardımcı olmuyor, tam tersine bizi kısıtlıyordu. Sonra senaryonun ilk metnini yazdık ve daha sonra bu metni gerçeklerle kıyasladık. Bu nedenle filmin bitmiş halinde kurmaca ile gerçek açıkça birbirinden ayırt edilemiyor, çünkü biz çok fazla dramaturjik efekte ihtiyaç duymayan, bir tür yoğunlaştırılmış gerçek oluşturmaya çalıştık.


Filmdeki 18 davacının 16‘sı erkek. Ancak siz 16 erkek arasından Kerry Fox ve Hannah Maynard'ı seçiyorsunuz. Yani bir yerde filmi yürüten onlar. Neden?
Bu duruma yol açan en başta bir rastlantıydı. Bir gazetede bir kadın davacı ile ilgili bir haber vardı. Haberi çok etkileyici bulduk ve kadını ziyaret ettik. O da bize kendisi için önemli olan, tecavüzün savaş suçu olarak kabul edilmesiyle ilgili bir olaydan bahsetti. Daha sonra filmin gelişiminde bu durumun dramaturjik açıdan çok etkileyici olduğunu gördük. İki kadının birbiriyle olan ilişkisi sayesinde çok şey anlatabildik. Eğer başrolde bir erkek davacı olsaydı, bu anlatılanlar muhtemelen filmde kendilerine yer bulamayacaktı.
Filmde, İki kadın da güçlü kişilikler, erkekler içinse zayıf oldukları söylenebilir. Kadınlar bir amaç için uğraşırken sizce daha mı kararlı davranıyorlar?
Bunu genellemek istemem. Ama erkeklerin hakim olduğu bir iş dünyasında kadınların kendilerini kabul ettirmeleri herhalde daha fazla güç ister. Kadınların erkeklerle aynı takdiri görebilmeleri için daha başarılı olmaları gerekiyor, bu da onların daha çok yıpranmasına neden oluyor ve daha fazla çaba göstermelerini gerektiriyor.

Neden filmlerinizde sık sık politik konulara el atıyorsunuz? ‘Sturm’da veya dolaylı olarak ‘Requiem’de olduğu gibi?
Ben aslında eğitimimi belgesel film konusunda aldım ve içinde yaşadığım dünyaya ilgi duyuyorum. Çok meraklı bir insanım ve filmlerimde, içinde bulunduğumuz bağlamlarla ilgili bir resim oluşturmaya çalışıyorum. Ama ilk etapta ilgi duyduğum konu hiçbir zaman siyaset değil. Ön planda insanlar ve onların çelişkileri ve yaşadıkları çatışmalar var. „Requiem“ benim için şeytan çıkarma üzerine yapılmış bir filmden çok bir anne-kız hikayesi. „Sturm“da ise benim için önemli olan konunun siyasi yönünden çok baş kahramanın idealizm ve pragmatizm arasındaki karşıtlık ile nasıl baş ettiği.

Film teknik olarak da yoğun bir film değil. Bazı sahneleri bir el kamerası ile çekmeye karar vermişsiniz. El kamerasına neden başvurdunuz?
Ben küçük bir ekip ile çalışmayı seviyorum ve teknik konulara çok fazla yoğunlaşmıyorum. Bunun sebebi bu şekilde oyuncularla çalışmaya daha iyi yoğunlaştırılmış olabileceğime inanmam. Bogumils’in kamera çalışması da bu yönde. Biz raysız, kaydırma arabasız ve steadicam kullanmadan çalışıyoruz. Bunları alacak gücümüz olmadığından değil, bunları istemediğimizden. Benim için önemli olan oyunculara yoğunlaşmak ve teknik bunu engellememeli.

Alman sineması son yıllarda atağa geçti. Birde Almanya, özellikle Berlin, birçok Hollwood yönetmenin filmlerini çekmek istediği bir pazar haline geldi. Hollywood Almanya’nın içine bu kadar girmişken Alman sinemasıyla Hollywood sineması arasındaki farkı nasıl tanımlarsınız? Sizce Almanya kendine ait bir sinema tarzı olan bir ülke haline geldi mi?
Bugünkü Alman sinemasının kendine özgü bir stili var mı sorusuna ben karar veremem. Çalışmaları birbirinden büyük ölçüde çok farklı yönetmenler tanıyorum. Esas farkı sinema tarihine bakınca görüyoruz. 50’li yıllarda memleket filmleri, 70’li yıllarda yaratıcı filmler ve 90’lı yıllarda komedi filmleri olmak üzere birbirinden çok farklı değişik dönemlerimiz oldu. Başka ülkelerde bu kadar net ayrışımlar yaşanmadı. Ama Hollywood filmlerinin karşısında bir Avrupa sinemasının var olduğu kesin. Bunlar bütçesi çok büyük olmayan, günümüzde geçen hikayeler anlatan filmler. Klasik bağımsız sinema veya arthause sineması. Bu ABD’de de var, ama buradaki kadar önemli bir rol oynamıyor. Stüdyo sistemi gibi bir şey ise Almanya’da hiç yok.

Etkinlikle ilgili detaylı bilgiye www.goethe.de/istanbul adresinden ulaşabilirsiniz.