Gelibolu'ya senfonik ağıt

Gelibolu'ya senfonik ağıt
Gelibolu'ya senfonik ağıt

Demir Demirkan ve Christopher Lantham. Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

10 yıllık bir proje olan ve yedinci yılına giren Gelibolu Senfonisi'nin bir bölümü 27 Nisan'da Ankara'da seslendirilecek. Projenin müzik direktörü Christopher Lantham ve senfoninin ilk bölümünü besteleyen Demir Demirkan'la konuştuk
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

1915 Çanakkale... Sadece her 25 Nisan’da Avustralyalıların ve Yeni Zelandalıların Çanakkale’ye akın ettiği şafak ayinleriyle değil Peter Weir’in ‘Galipoli’sinden Tolga Örnek imzalı ‘Gelibolu’ belgeseline, PJ Harvey’nin ‘Let England Shake’ine türlü vesilelerle hatırlanan bir tarih. Bu savaşın yüzüncü yıldönümü de tabii ki özel bir etkinliğe, 2005’ten beri üzerine çalışılan Gelibolu Senfonisi’nin dünya prömiyerine sahne olacak. Gelibolu Senfonisi, her sene bir parçası Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye ’den farklı besteciler tarafından yazılan, on seneye yayılmış bir proje. Bu parçalardan dördü bu sene 27 Nisan’da Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde Türkiye devlet yetkililerinin ve elçilerin davetli olduğu özel bir etkinlikte seslendirilecek. 2015’te Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda’da dinleyiciye sunulacak bu senfoniyi, ilk parçanın yazarı Demir Demirkan ve projenin yönetmeni, aynı zamanda kemancı Christopher Lantham’la konuştuk. 

Gelibolu Senfonisi’nin gelişim aşamasından biraz bahsedebilir miyiz?
Christopher Lantham: 2005’te Çanakkale Savaşı’nın 90. yılında 100. yılı için ne yapmalıyız diye konuşuyorduk. Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Türkiyeli bestecilerin yazdığı bir senfoni yapmaya karar verdik. Bir senfoninin 10 bestecisi olması alışılmışın dışında bir durum. Daha öncesinde böyle işlerde bütünlüklü, kendi içinde mantığı olan eserler çıkmamıştı ortaya. Bu yüzden bizim yaptığımızda, tüm bestecilerin kendilerinden önce yapılan besteleri dinlemesi çok önemliydi. İlk besteyi Demir yaptı. Sonrasında onun bestesi üzerinden gidecek müzisyenlere de bu eserin nasıl bütünlüklü olması gerektiğini anlattım. 

Siz nasıl dahil oldunuz projeye?
Demir Demirkan: Benim fikrim değildi, onlardan teklif geldi ve onur duydum tabii ki. Çünkü normalde dışarıdan baktığında imajım genelde rock’n roll, heavy metal geçmişi, pop şarkıları ağırlıklı olduğu için besteci tarafımın bir şekilde görülüp de bana böyle bir teklifte bulunulması beni çok sevindirdi. Sevinerek dahil olduğum projeye ve elimden geleni yaptım. Ama benim yazdığım besteye göre diğer bestecilere brief verildiğini bilmiyordum. Bilseydim de bayağı gerilirdim, şimdi bile gerildim (Gülüyor). 

Tarihi bir olayı müzikte yansıtmak nasıl bir deneyim?
Demir Demirkan: Ben spesifik olarak bir olay üzerine yazmadım, ‘Hope of the Higher Heart / Yüce Gönlün Umudu’, yazdığım parçanın ismi. Öncesinde Çanakkale’yle ilgili Tolga Örnek belgeselinin müziğini yapmıştım ve konuyla ilgili çok şey biliyordum. Sonrasında tüm o hissiyatla beraber böyle bir olay bizde geleceğe dair bir umuda mı zemin olur, yoksa nefrete, daha çok saflara ayrılmaya mı yol açar diye düşündüm. Ve bunun pozitif tarafını, yaşamı seçip geçmişten ibret alarak geleceğe umutla bakmaya yol açtığını hissettim açıkçası. Böyle spesifik tarihi olayları müziklendirmektense o olayın insan üzerindeki etkisi ve olasılıklar üzerine yazmayı tercih ediyorum. 

Nasıl bir süreç bu? Yedi senedir üzerinde en yoğunlaştığınız proje bu mu oldu?
Demir Demirkan: Ben ilk 2005’te başladım yazmaya. Bana geldiği zaman o kadar boş bir sayfaydı ki her şeyle yazabilirsin, gitarla da, perküsyonla da… Benim aklıma iki çello ve bir ney geldi. Osmanlı’nın karşısındaki müttefik kuvvetleri daha çok bir klasik orkestraya benzetiyorum. Birçok enstrümanın biraraya gelip toplu bir güç oluşturmuş gibi... Onu temsil etmek için iki çello koydum. Osmanlı’yı ise bir ney temsil ediyor. O ikisinin bazen çatışması bazen de birlikte olmasıyla beraber altı dakikalık bir eser çıktı. Bir de neyin zaten sufist ve çok ruhsal bir enstrüman olması, bizim tarafımızdaki bu savaşın hissiyatının mental değil, daha ruhsal olmasını yansıtıyor aslında. Seyrettiğim her şey, okuduğum mektupların hepsi ruhsal ve yürekle ilgili şeyler. Batı’dan okuduğum şeyler daha rasyonel. Tabii ki duygu var işin içinde ama daha çok rasyonel şeyler. Bu tabii bizim kültürümüzle de ilgili. Bunu ney enstrümanının taşıması çok mantıklı geldi. İlk eseri 2006’da yazıp kaydettim. Anzak töreninde çalındıktan sonra çekildim. İşim bitmişti zaten. Bir sonra yazılanı dinledim. Sonraki Peter Sculthorpe, daha olgun ve klasik bir besteci. O tabii bambaşka bir yönünden ilerliyor. Çok şaşkınlığa uğruyorsun. Yakın şeyler çıkacak sanıyorsun. Ama öyle olmuyor. Sonra biraz uzak kaldım ben. Şimdi Ankara’daki konser için tekrar biraraya geldik.
Christopher Lantham: Hayatımda ilk defa bir iş için bu kadar zaman verildi bana. Dolayısıyla camı işler gibi bu projeyi işlemeye ayırıyorum o zamanı. Yedi yıldır neredeyse her anımı, bu iş üzerine düşünerek geçiriyorum. Bir de en önemlisi çok umut dolu bir çalışma. Çünkü Gelibolu’ya giden herkes, bu olayların bir daha tekrarlanmaması konusunda hemfikir olur. Ta en başından daha aklı başında kararlar verilmiş olsaydı, kimsenin böyle şeyler yaşamasına gerek kalmazdı. Sonunda orada olan biten olaylardaki cesaret payını teslim etmeli, ama o cesareti zorunlu kılan şartları da yüceltmemelisiniz. 

Savaş üzerine beste yaparken o yüceltme arzusundan kaçınmak zor olmuyor mu?
Christopher Lantham: Ben sadece gözlemci olarak işin içindeyim. Demir’in parçası savaş öncesini konu alıyordu. Sonra Sculthorpe’un bölümü geldi. Onu da bir Maori bestecinin işi izledi. Maori enstrümanlarını kullanıyordu. O da beyaz Yeni Zelanda’nınkinden çok farklı bir bakış açısını kattı. Yani buradaki hikâyelerin sürekli farklı tarafları çıkıyor ortaya. Araştırma üstüne araştırma yaptık. Ve ilginç olan bu hikayelerin hepsinin önünde sonunda insani olması. Bir ülkeler tarafı var durumun ama müzisyenler için daha zengin bir kaynak olanı, insani tarafları. Mesela Osmanlı ordusundan Türk bir müzisyen, cephede Avustralyalı bir müzisyenin her gece trompetiyle o zamanın popüler şarkılarından ‘Un peu d’amour’u çaldığını duyuyor. Şarkıyı tanıyıp mektubuna yazıyor. Böyle ilginç şeyler, senfoni yazan birisi için çok yararlı. Yani bu senfoni komutlarla ya da stratejilerle değil, daha insani şeylerle ilgili. Aynı zamanda Gelibolu’da Avustralyalı bir müzisyenin de savaştığını öğrendim. Onun cephede yazdığı besteyi bulabilmek için Floransa’ya kadar gitmek durumunda kaldım. Böyle hikâyelerle, insanlara tarihte bu kadar az rastlanan bir durumun nasıl mümkün olduğunu aktarabileceğimizi düşünüyorum.
Demir Demirkan: Bunu 100 yıl önce gerçekleşen bir savaş üzerinden söyleyebilmen çok ilginç. Bu dehşet verici olaydan böylesine olumlu bir sonuç çıkartabilmek, tüm işin ana amacı. Ben de besteyi yaparken böyle düşünüyordum tam. Çünkü hayatımız boyunca birçok seçim yapıyoruz. Ama onları nasıl ve niye yapıyoruz. O seçimi hazırlayan nasıl koşullar? Sonunda tüm olası seçimlerin sonucunda pozitif olanlar ayakta kalıyor. Sekiz ayın sonunda güven ayakta kalıyor. Bu da üzerinde durulması gereken bir mesele…

Kamran İnce ve Ömer Faruk Tekbilek de kadroda
Hangi enstrümanlar ve türler ağırlıkta senfonide?
Christopher Lantham: Hepimiz uluslararası müzisyenleriz. O yüzden türler arasındaki sınırların ötesine geçecek şeyler yapıyoruz. Demir de rock’n roll arkaplanından gelmesine rağmen ne yapmak istediğimizi çok iyi anlayan bir müzisyendi. Kamran İnce geleneksel enstrümanlarla bir klasik müzik orkestrasını kullandı. Anzakların Türk askerler tarafından nasıl göründüğünü aktaran bir parçaydı. Ömer Faruk Tekbilek de orduların siperleri terk edişi üzerine bir beste yapacak. Ordular savaş alanını terk ettikten sonra yağmur yağınca yüzeye yakın gömülen cesetler de ortaya çıkmaya başlıyor o noktada. Tüm orduların cesetleri bir arada gömülmüştü. En vurucu noktalardan biri de savaş bittikten sonra Atatürk ’ün cömertlikle cenazelerini gömmeleri için Avustralyalıları geri çağırması.