Gerçekle sanal arasında: Ekmek kavgası

Ekmek, kutsaldır.
Hangi coğrafyaya, çağa bakarsanız bakın, dil ve kültürde simgeleşmiş başlıca 'nimet' olarak gündeme gelir. Eski Mısırlıların ölülerini gömerken ekmeksiz bırakmadıkları...
Haber: AHU ANTMEN / Arşivi

SANAT ELEŞTİRİSİ: Zeren Göktan - Ekmek Kuşağı
Ekmek, kutsaldır.
Hangi coğrafyaya, çağa bakarsanız bakın, dil ve kültürde simgeleşmiş başlıca 'nimet' olarak gündeme gelir. Eski Mısırlıların ölülerini gömerken ekmeksiz bırakmadıkları; eski Yunanlıların tanrılara şarap ve yağ eşliğinde ekmek sunduğu söylenir. Ekmek yemek, ekmek paylaşmak bazı dinlerde olduğu kadar, dindışı sosyal ortamlarda da törensel bir özellik taşır; örneğin Latincede dostluk anlamına gelen 'companis' sözcüğü, ekmeğini paylaşmaktan gelir. Türkçede ise ekmek, ilginç, insanın kendi kendisiyle, bir başkasıyla ya da hayatla mücadelesinde sanki başlı başına bir metafora dönüşmüştür. Kişi ekmeğini eline alır, ekmeğini taştan çıkarır. Başkasının ekmeğine göz dikilmez, ekmeğiyle oynanmaz. Doğru söylemeyeni, dürüst olmayanı ekmek çarpar. Bu hayatta ekmek aslanın ağzındadır; ekmek kavgasına girmek, bir ekmek kapısı bulmak şarttır... Ekmekle ilgili deyimler böylece uzayıp gider.
1990'lardan bu yana katıldığı çeşitli sergilerde bu başlıca yiyeceğimizi birçok yapıtının temel malzemesi olarak kullanan Zeren Göktan, Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi'nde 10 Aralık'a kadar sürecek 'Breadzone' (Ekmek Kuşağı) başlıklı sergisinde yine ekmekten, ekmeğin küflenme sürecinden ve bu sürecin düşündürdüklerinden yola çıkıyor. 'Ölü ya da Diri' (1998) başlıklı enstelasyonunda küflü ekmek kırıntılarını toprak gibi kullanarak minyatür mezarlar yapan, aynı yıl 'Ekmek Kapısı'nda sanatçı bireyin 'ekmek kapısı'nın bir simgesi olarak galeri ortamını gündeme getiren Zeren Göktan, 'Merdiven' ve 'Ekmek Adına, Toprak Uğruna' gibi 1999 tarihli işlerinde de ekmeğin kültürümüzdeki çeşitli çağrışımlarından yararlanarak geçim, hayat mücadelesi, ölüm gibi konulara değinmişti.
Sanatçı bu kez ekmeğin kendisini ya da mekâna sinen küf kokusunu doğrudan kullanmıyor; ekmeğin küflenme sürecini dijital bir animasyona dönüştürüyor. Galeri mekânında karşılıklı iki hareketli resimden izlenen bu dijital parçalanma süreci, ekmeklerin küflendikçe tanınmaz hale gelmesi gibi, izleyicinin etrafında dönüp duruyor: sanatçı, gerçeği, 'unufak' ediyor. Baştaki ekmek görüntülerinin bu denli parçalanmasıyla elde edilen soyutlanmış görüntünün fiziki bir haritayı ve giderek kamuflaj deseni olarak asker giysilerini çağrıştırması, herhalde bir rastlantı olmasa gerek! Zeren Göktan, 'Ekmek Kuşağı'nda bir simge olarak ekmekten yola çıkarak gerçekte savaşa dair söz söylüyor gibi; 'ekmek kavgası' boyutunu yitirmiş, gerçekliğini yitirmiş, olan bitenin ancak kör bir tanığı gibi hissettiğimiz bir süreç bu. Görebildiğim kadarıyla bu sergide izleyicinin galeriye girmesiyle çıkması bir oluyor: belki izlenecek bir şey yokmuş gibi görünüyor. Oysa 'Ekmek Kuşağı'nın anlamı, biraz da göstermediğinde. Onu görünür kılmak, gerçekle sanal arasındaki çizginin bulanıklaşmasının anlamını düşünmeyi gerektiriyor. Akla Baudrillard'ın, 'gerçek' sonuçlarıyla kimsenin ilgilenmediği olayların, yalnızca yinelenmeye mahkûm edilmiş bir göstergeler bütününe dönüşmek zorunda kaldığı yolundaki sözleri geliyor. Kamuflaj deseni bir duvar kâğıdı gibi insanın etrafında döndükçe...
Göktan'ın sergisi, 'natürmort'un dünden bugüne nasıl bir macera geçirdiğinin, örneğin 17. yüzyıl Hollanda natürmortlarının 'gerçekliği'yle bugünün görsel teknolojilerinin sunduğu gerçekliklerin karşılaştırılması bağlamında da ilginç bir tartışma alanı oluşturuyor. İşin bu yönünü merak edenler için, 3 Aralık'ta Platform'da 'Natürmorttan Yeni Medyaya Nasıl Geldik?' başlıklı bir de toplantı düzenlenmiş.