'Girls'den çıkma kadın askerler!

'Girls'den çıkma kadın askerler!
'Girls'den çıkma kadın askerler!
34. İstanbul Film Festivali'nde bugün (6 Nisan Pazartesi), haftaya iyi bir başlangıç yapalım, 'Antidepresan'lardan gidelim. İsrail'de çölün ortasında görev yapan kadın askerler arasında geçen 'Motivasyon Sıfır' ve bedensel engelli fakat çok yetenekli bir genç kızın hikayesini anlatan 'Hayatını Yaşa' pazartesi sendromunuza iyi gelecek!
Haber: ELÇİN YAHŞİ / Arşivi

Haki üniforma üstüne çakma Chanel çanta!

Motivasyon Sıfır / Zero Motivation / Antidepresan
İsrail’de çölün ortasında bir karargahta görev yapan kadın askerler. Tabii klasik hikaye, erkek askerler savaş stratejilerini kararlaştırırken kadın askerler bulaşık yıkamak, kağıtları imha etmek gibi çok önemli görevleri üstleniyor. ‘Girls’ dizisine benzetilmişliği, yönetmeni Talya Lavie için Lena Dunham’ın İsrail şubesi denmişliği var. Haki üniformasının omzuna çakma Chanel (hem de beyaz) takıp göreve gelen, çöl havası saçını kurutuyor diye Tel Aviv’e transfer olmayı talep eden genç askerlerin eğitim süreci ilerledikçe herkes gibi onların da çeşitli sorunları ortaya çıkıyor. Esasen gayet komik başlayan film, bütün askerlik hikayeleri gibi uzadıkça sıkıcılığın sınırlarında geziniyor. Yine de siz bilirsiniz tabii. Filmden sıfır motivasyonla çıkmayacağınızı tahmin ediyorum.

(Atlas, 11:00)

Pipetle içilen margarita!
Hayatını Yaşa / Margarita with a Straw / Antidepresan
Bazı filmlerin ortaya çıkış sürecinin hikayesi filmin kendisinden daha ilginç olabiliyor. Bana göre ‘Hayatını Yaşa’ da böyle filmlerden. Beyin felci geçirmiş bedensel engelli ve çok yetenekli genç bir kızın, mutlu ailesinin de desteğiyle, Delhi Üniversitesi’nden New York’ta bir okula transfer olmasıyla değişen hayatı, cinselliği keşfetme öyküsü gerçekten cesaret verici. Film zaman zaman hüzünlü sahnelerle ağırlaşsa da, ana fikir her zaman pozitif. Birçok kişiye iyi gelecektir eminim. Son jenerik girmeden önceki dokunaklı teşekkürün peşinden gidince ortaya çıktı ki, 40’lı yaşlardaki kadın yönetmenin birlikte büyüdükleri beyin felci geçirmiş kuzeninden ilhamla başladığı bu öykü, 17 yaşındaki oğlunu bir kazada kaybetmesiyle sekteye uğruyor. Bir süre hiçbir şeyle ilgilenmeyen yönetmen, 2011’de, oğlunun doğum gününde yeniden işbaşı yapıyor. Film de tam bunun hikayesi aslında. Sürekli tokat yiyip düşüyorsun ama sürekli de kalkıyorsun, kalkabiliyorsun.
Tallinn’den En İyi Kadın Oyuncu, Toronto’dan En İyi Asya Filmi ödülleri var. Başrolündeki Kalki Koechlin’i tanımak için bile değer filme gitmeye. Perdede güneş gibi açan, içten aydınlatmalı insan türünden olan bu güzel genç kadının bedensel engelli olup olmadığını çok merak ettim, değilmiş. Fransız kökenli oyuncu, görünüşü nedeniyle doğup büyüdüğü ülkesi Hindistan’da epey sıkıntı çekmiş. Hafif meşrep kız anlamında, “Beyaz kız” diye laf atıyorlarmış kendisine hep. Dönüp çat çat çat Hintçe ağızlarına lafı tıkınca da tacizcilere kuyruklarını kıstırmaktan başka çare kalmıyormuş. Keşke daha çok filmini izleyebilsek..

(Beyoğlu, 11:00)

Bir sanatçıdan, başka bir sanatçıya saygı duruşu
Seymour / Seymour: An Introduction / NTV Belgesel Kuşağı
Ethan Hawke, hayranı olduğu piyano ustası, yazar, öğretmen ve bilge Seymour Bernstein’ı birinci elden bilgilerle anlatıyor. Tamamen tesadüf eseri bir yemekte karşılaştığı ve bilgeliğine hayran olduğu Bernstein, gelişen sıcak dostlukları sürecinde Hawke’un sahne korkusunu yenmesini sağlamış. Bu duyguyla bizzat savaşıp onu alt etmeyi başaran Bernstein, oyunculukla tedirginliğin birbirinden ayrılamayacağını söylüyor. Konserler, dersler, piyanolar arasında geçen, Kore Savaşı günlerine bile uzanan, Hawke’un da çok az göründüğü, gerçekten lezzetli ve huzurlu bir 81 dakika.
(Beyoğlu, 21:30)