Gittiğimiz kafeden nasıl kovulduk

Haber: LEVENT KAZAK / Arşivi

Yıl 2006. Ezel Akay, Metin Erksan’ın benimle acilen buluşmak istediğini söylediği an telefona sarıldım. Metin Erksan yorgun bir sesle, “Şu sıralar hiç vaktim yok, önümüzdeki pazartesi sabah erkenden bir ara da bakalım” dedi. Uyanamayacağım korkusuyla hiç uyumayıp, pazartesi testini geçmek adına sabahın yedisinde aradım, “Önümüzdeki çarşamba değil, bi sonraki değil, bi sonrakinde buluşalım, saat 17.00 iyi mi?” diye sordu. “Pangaltı civarı, eve yakın olsun. Ama eve gelme!” dedi. Bir otelin altındaki kafe seçildi buluşma yeri olarak, uyardı: “Saat beşte ordasın, ordasın; değilsin, giderim. Benim vaktim yok!”
Hiç karşılaşmamıştık ama Ezel vasıtasıyla mesajlaşmıştık bol bol. Üzerinde üç yıl çalışıp, 1001 taklayla bitirdiğimiz HKNÖ isimli filmde bize ilhamın babasını veren veren oydu. Bu filme hazırlandığımızı duyunca, “Karagöz zaten ilk sinema formatıdır; perdesi, hareket eden karakterleri, müziği, sesi, dekorları, hikâyesi, duruşu ile” diyerek ufkumuzu açmıştı. Film, ortaklarının çekilmesi, bütçe aşımı, parasızlık ve sonunda da mecburen ‘tefecisel’ zorluklarla batmış, geriye ödül olarak sadece Metin Erksan’ın Radikal’e yazdığı bir muhteşem yazı kalmıştı. Bu filmle ilgili en büyük ödülümüz de bu yazıdır.
Randevu günü, bir önceki gün gelip provasını yaptığım masaya erkenden oturdum. En büyük korkum gelmemesi değil, onun benim gelmediğimi sanıp, geri dönmesiydi. Ben dikkatle giren çıkanlara bakarken, camdan gelen sesle tüm kafe olarak sıçradık. Döndüm, Metin Erksan kaldırımda durmuş, bastonuyla cama vurup bana selam veriyor.
Çayını ve yememesi gerektiğini söylediği tatlısını ısmarladı. “Yaşlandıkça bir tür rutin edinir insan kendine, hep aynı şeyleri yapacaksın ki yorulma, ki kafan karışmasın. Ve o rutini bozmak için her türlü baskıyı yapacaklar sana, sakın kanma..” diyerek tatlı yasağını deliş sebebini açıkladı. Muhabbet gündelik hayattan yavaş yavaş sinemaya geçtikçe öfkeleniyordu. Ben hayatımda öfkenin bu denli hızlı tırmanıp, indiğini görmedim. Herkese kızgındı, herkese öfkeliydi. Haklılıklardan oluşan kocaman bir öfkeydi Metin Erksan. Sinemaya küsmüş, fakat sürekli sinemadan bahsediyordu. En çok hangi filmini sevdiğimi sordu; fi tarihinde, okul girişlerinde, ‘Sevmek Zamanı’ndan bir sahne ile ilgili sordukları soruya verdiğim cevap beğenilmediği için o sınavı nasıl kazanamadığımı anlattım. Sahneyi ve verdiğim cevabı sordu, söyledim. “Ben çok beğendim!” dedi. Beğenmediğini biliyorum, fenaydı, uyduracak, süsleyecek vaktim de yoktu, o aslında içimde kalmış o koca ukdeyi tek cümleyle, oracıkta silmek istedi, sildi. “Onlar zaten anlamaz, onlar masa sever, ama masada sinema olmaz..!” diye yandaki masayı gösterek bağırınca, yan masa kalktı. Devlet ve sinema ilişkisinden dertliydi, dönüp dolaşıp oraya geliyordu laf. “Devlet sansürler, kayırır, tarihi baştan yazar. Sinema böyle bir kurumla nasıl ilişkiye girebilir? Haa, platonik olursa olur..” dedi.. “Kim kime aşık olacak?” diye sordum, “Devlet sinemaya âşık olacak tabii, sinema devlete değil.. Sinema devleti yıpratacak, devlet ise susacak.. Tarihinden utanmayacaksın.”
Garsonu gösterek, “Bunlar Hitler’i Müslüman sandı yıllarca” deyince garson panikledi ve kaçtı. Kemal Tahir’in Bozkırdaki Çekirdek adlı köy enstitülerini anlatan romanından bahsediyordu aslında.. İkinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’da dolaşan bir söylentide Hitler Müslümanmış. ‘Sinema’ dedi ‘işte buralarda dolaşmalı’.
Kemal Tahir konuştuk hep. “Etrafında çok asalak vardı!” dedi. ‘Devlet Ana’nın çekilmesi gerekiyordu. Sinemaya küsmüş ama evinde sessiz sessiz notlar alıyor, senaryo çalışıyordu. Filmin notlarını bana verecek, ben yazacaktım, Ezel de çekecekti. İsteği buydu. Cevap veremedim, o an değil bir film çalışmak, hesabı ödedikten sonra taksiye verecek para bile yoktu. “Battığınızı biliyorum, doğru adam batar” dedi yine rahatlatarak. Ardından bir alay küfür etti. O sırada müdür geldi, çok ses yaptığımızı, özellikle seçilen kelimelere biraz dikkat etmemiz gerektiğini, yoksa ayrılmamızı isteyebileceğini söyledi. “Yememem gerek ama, bir pasta daha, aynısından” dedi usta, “Bizzat sen getir ki, aramız düzelsin yavrum..!” Müdür koşarak pastasını getirdi.