Görüntü görülendir ama...

Devam etmekte olan iki sergi var: Biri, Abdülmecit Efendi'nin, diğeri ise Cumhuriyet'in ilk ressamlarının yapıtlarını bir araya getiriyor. Şeref Akdik, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Refik Epikman...
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Devam etmekte olan iki sergi var: Biri, Abdülmecit Efendi'nin, diğeri ise Cumhuriyet'in ilk ressamlarının yapıtlarını bir araya getiriyor. Şeref Akdik, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Refik Epikman, Cevat Dereli'nin yapıtları izleyiciye sunuluyor. İki sergi de çok güzel kataloglarla beslenmiş, desteklenmiş. Klasik bir cümleyle başlayacak olursak, Türkiye gibi müzesinin, ulusal görüntü arşivinin ve benzeri kurumların bulunmadığı bir toplumda bu tür sergilerin sayılamayacak kadar yararı var. Bununla birlikte, insan bu, yararın ne olduğunu düşünmeden de edemiyor.
Sakın yanlış anlaşılmasın; hemen belirteyim: Ben her iki sergiyi de çok yararlı iki girişim olarak değerlendiriyorum. Bunların olağanüstü büyük çabalar olduğu kanısındayım. Ne var ki, bir toplumsal 'pedagoji' eksiği bu sergilerin öneminin yeterince anlaşılmasını engelliyor. Batı'da her yıl birkaç tane açılan bu türden kapsamlı, 'retrospektif' sergiler bir toplumsal kültür olayına dönüşür. Bunun çok önemli bir nedeni vardır ki, ben de bu yazıda onun, daha doğrusu bizde onun bulunmamasının üstünde duracağım.
Bizdeki sergi milattır!
Batı'da herhangi bir sanatçının veya dönemin veya akımın veya tarihsel olgunun sergileştirilmesi bir kültürel açılımdır. Toplumun hem genel kültürel bilincinde hem de ilgili alanında o konuda zaten yerleşik bir birikim, değerlendirme ve algılama mevcuttur. Açılan sergi ya nispeten örtük, çekinik kalmış bir boyutu gündeme getirir ya da yerleşik bir konunun farklı gözler ve yaklaşımlarla, değişmiş değerlendirmelerle yeniden ele alınmasına yol açar. Oysa bizde kimi, neyi ele alırsak alalım bu türden bir yerleşik kabul yok denemese de son derecede zayıftır. Eleştirel düşünme kapasitemizin dar ve sığ olması bu kısıtlamayı daha da sorunlu hale getirir. Giderek, şunu söylemek mümkün: Bizde, açılan her kapsamlı sergi bir tür başlangıç, bir milat oluşturur.
O nedenle de toplumsal kültür odaklarının bu gibi girişimleri olanca güçleriyle desteklemesi gerekir. İleriye dönük analitik bir yorum perspektifi ancak ondan sonra, öyle öyle gelişecektir.
Bu açıdan baktığım zaman ben her iki serginin de ortak paydasını oluşturduğuna inandığım bir genel olguyu ele almak istiyorum. O da, 'resmin' ve daha geniş bir kavramlaştırmayla görselliğin ne ifade ettiği sorusudur.
Bu konuya iki farklı kanaldan yanıt verilebilir. Sanat kuramları açısından
ele alınırsa her yapıt kendisini meydana getiren zincire bir katkıdır. Fakat bu çok genel bir tanımdır. Çünkü, bazı yapıtlar geleneğin zincirini kırmakla anlam kazanır. Bu düzeyde her yapıtın anlamı biçimseldir. Sanat yapıtı belli bir içerik olgusunu belli bir biçimde dönüştürebilmekle varlığını kanıtlar, gerçekleştirir. Bu yönden, sanat yapıtının sorunu daima soybilimseldir; ister süreklilik anlamında olsun isterse kopuş anlamında.
Bu, gerçeğin bir yanıdır. İkinci, şimdi değineceğim sorunsalı ortadan kaldırmaz; bir çelişki de hazırlamaz. Tersine destekler. O da, görselliğin, -resmin diyelim- gerek kendi gerekse içerdiği (yukarıda belirlediğim olgunun sınırları dışında) gerçeğin salt o yapıtla bağlı olmamasıdır. Kendi dışındaki toplumsal ve zihinsel süreçlerle etkileşim halindedir görüntünün gerçeği. Bir ressamın ya da sanatçının yapıtının gerçekliği, bu nedenle, kendisinden menkul olmaz. Bunun uzantısı olarak, görsel imgenin anlamı da kendi içinde saklıdır şeklinde bir muhakemenin yapılamayacağını belirteyim. Anlam daima bir gösteren ve kendi dışına referanslı bir göndergedir. Soyut, biçimsel düzlemde resmi yaptıran onun soybilimi olmakla birlikte bu düzlemde resmi kendi dışındaki gerçek belirler. Fakat, bu, basit sosyolojizmlerden farklı bir şeydir.
Bir örnek vereyim: Pieter de Hooch Hollandalı ressamdı, 17. yüzyılda yaşamıştı. Bu yüzyıl, Aydınlanma düşüncesinin felsefi bir sisteme dönüştüğü yüzyıldı. De Hooch bunları belki bilerek belki bilmeyerek resimlerini yaptı. Ürettiği görüntülerin çoğunda iki alanı birbirinden ayıran bir eşik söz konusuydu. İç ve dış mekân bir eşikle bölünüyor ve insanlar bu alanlardan birisinde, bir eylem içindeyken dahi, neredeyse kıpırtısız bir biçimde duruyordu. Aradan geçen zamanda yapılan birçok yorum bu 'durum'un bir 'bilinç durumu' olduğunu gösterdi. Yapıtlarda tekrarlanan görüntü, insanın bir bilinç döneminden diğerine geçişin ve 17. yüzyılın mekân algılarına getirdiği değişimin bir uzantısıydı.
Soybilimsel genetik
Bu örnek bile sanatın toplumsal kuramla olan ilişkisini göstermeye yeter. Bu anlayışla bize dönecek olursak, iki düzeyde de kendimizle ilgili görsellik tarihini yeni bir anlayışla ele almak durumundayız. Hem, asla üstünde düşünmediğimiz ve artık gitgide yitirdiğimiz görüntünün soybilimsel genetiği meselesi duruyor karşımızda hem de mesela Abdülmecit Efendi'nin dillere destan 'Haremde Beethoven' gibi tablolarının veya Cumhuriyet'in ilk kuşak resimlerinin 'gösterdiği' veya 'işaret ettiği' öteki anlamların üstünde durmak gerekir. Bunun daha açıkçası şudur: Bir toplumun bilinç tarihi nasıl görüntüleştirildi, görüntüler o bilinci gelecek kuşaklara nasıl intikal ettirdi. Bu anlamda, mesela, Komet'in kendi eliyle fiilen yapmadığı fakat müdahaleleriyle destekleyerek zenginleştirdiği, öylelikle sergilediği, hatta gerekiyorsa sadece kendi sergileme alanında duvarına asarak gösterdiği görüntünün de ona ve bize ait olduğu ve tam da bu türden bir gerçekliği kuşattığı biline.
Görüntü görülendir; ama o daima görünmeyeni gösterir.