Gözlerime bak da inan...

Gözlerime bak da inan...
Gözlerime bak da inan...

Buenos Aires?li savcı Benjamin Esposito, yıllar öncesinde kalmış bir soruşturmanın romanını yazmaya koyulur.

'En iyi yabancı film' Oscar'ının sahibi 'Gözlerindeki Sır', uzun yıllara dayanan bir cinayet, aşk, saplantı ve de suskunluk öyküsü anlatıyor. Arjantin sinemasından gelen ve sakin ama derin anlatımıyla dikkat çeken bu yapım, sezonun en iyi filmlerinden biri
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Dün ajanslara düşen bir haber, Arjantin’in geçmişiyle hesaplaşmayı başarabilen ülkelerden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Güney Amerika’nın tarihi boyunca acılarla ve ekonomik başarısızlıklarla yüklü bu yakasında, diktatörlük döneminin son lideri Reynaldo Bignone, insan haklarını ihlalden suçlu bulunarak 25 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 82 yaşındaki ‘ex-diktatör’, adam kaçırma, işkence ve bir kampta 56 kişinin öldürülmesinden suçlanıyordu. Bignone savunmasında, “Savaş zamanıydı, evet ‘resmi’ bir düşmamız yoktu ama yine de devlet düşmanlarına karşı savaşıyorduk” dedi ama hapsi boylamaktan kurtulamadı.
Arjantin sineması da aslında bu türden ‘hesaplaşma’ öykülerini sever. Emek’in ‘en bi’ faaliyette olduğu ve İstanbul Film Festivali’nin ‘Sinema Günleri’ adıyla bilindiği dönemde izlediğimiz ‘Resmi Tarih’, işte bu dönemin suçlarında gezinen ve zamanla ‘kült’leşen bir yapımdı. Bugünden itibaren salonlarımıza uğrayacak olan ‘Gözlerindeki Sır’ (El secreto de sus ojos) da işte bu ‘Arjantin geleneği’ne, yani yüzleşme ve hesaplaşmaya yakın duran bir çalışma.

Aşkın ‘marazî’ halleri
Haneke’nin ‘The White Ribbon’ ve Audiard’ın ‘Un Prophete’inin de aday olduğu ‘beşli’ arasından sıyrılıp ‘En iyi yabancı film’ dalında Oscar’a ulaşan Juan Jose Campanella imzalı ‘Gözlerindeki Sır’, hesaplaşması arasına romantizmi, tutkuyu, saplantıyı ve de suskunluğu da katıyor. Ve önümüze bütün bunları, ‘gözler’ üzerinden okutan bir film atıyor... Sır’da perde, eski bir savcılık müfettişinin roman yazmaya koyulmasıyla açılıyor. Artık emeklilik günlerini yaşayan Benjamin Esposito, Buenos Aires’e, eski çalışma ortamına gidiyor ve burada, eski patronu kadın hâkim Irene Menendez Hastings’le görüşüyor. Bu görüşme, eski defterlerin tekrar karıştırılmasına vesile oluyor ve hikâye geri dönüşlerle 25 yıl öncesine, 1974’e taşınıyor. Cornell’de hukuk okuduktan sonra ülkesine dönen ve kökeninde İskoçluk da bulunan Hastings ailesinin genç, güzel ve zeki üyesi Irene Menendez’e, yanında çalışan Benjamin Esposito, gördüğü ilk anda vuruluyor. Ne var ki aralarındaki statü, sınıf, köken ve de eğitim farkı, duygularının ortaya koyulmasına engel oluyor. Bu sırada, bir banka memuru olan Ricardo Morales’in, genç karısı Lilliana Coloto, evinde tecavüze uğrayarak öldürülüyor. Olaya bakmak durumunda olan Esposito, zaman içinde banka memurunun karısına olan tutkusundan çok etkileniyor ve bu davayı, kendince bir saplantı haline getiriyor. Aynı mahkemeye bağlı çalışan ve işleri ‘oldubitti’ye getirme sevdasındaki müfettiş Romano, cinayetin suçunu iki inşaat işçisine yıkmak istese de, Esposito ve ‘alkolik’ asistanı Pablo Sandoval, kendi yöntemleriyle davayı takibe soyunuyorlar. İzler ikiliyi, Lilliana’nın eski bir arkadaşına, Isodoro Gamez’e götürüyor. Esposito hem gerçeğin, hem de tutkusunun peşinde koşuyor. Sonuç almama ihtimaline karşın...

Sorgu sahnesine dikkat!..
Yönetmen Campanella, Eduardo Sacheri’nin ‘La pregunta de sus ojos’ adlı romanından çektiği (ki senaryoyu yazarla birlikte kaleme almışlar) filminde, şimdiki zamanla geçmiş arasında gidip gelen, flashback’lerin yoğun olduğu ve böylece, iki ayrı zaman diliminde aynı karakterlerin reflekslerini önümüze atan, son derece yoğun bir film ortaya çıkarmış. ‘Gözlerindeki Sır’, yazacağı romanı, geçmişteki bir cinayetin ana eksenleri üzerine kurmaya çalışırken, şimdiki zamanın uzantılarında da dolaşan, hatta ileriye giden bir adamın trajik suskunluğu üzerine kurulu. Öykünün ana karakteri konumundaki Benjamin Esposito, yanı başındaki kadına aşkını ifade etmekten acizken, ele aldığı cinayetin geride bıraktığı adamla sanki daha çok ilgileniyor gibi. Zaten, filmdeki onca vurucu ve de zaman zaman ‘acıtıcı’ unsurlardan biri de tecavüz sonucu öldürülen Lilliana’nın kocası Ricardo’nun, her gün iş çıkışı “Belki katile rastlarım” düşüncesiyle şehrin tren garına gidip gecenin sonuna kadar beklemesi. Campanella, bu türden vurucu anın yanı sıra mesela sorgu sahnesinde inanılmaz bir gerilim yakalamış. Hastings’in, zanlının sinirleri ve erkeklik durumuyla alay ederek sonuca ulaşması, akıllardan çıkmayacak bir bölüm olarak filmin güçlü tortuları arasında yer alıyor. 

Takım asla değişmez
Öte yandan bir erkeğin futbol tutkusu üzerinden vakayı çözme yolundaki çaba da, ‘Gözlerindeki Sır’rı en azından ‘futbolsever-sinemasever’ler için ‘unutulmazlar’ arasına sokuyor. “Bir erkek her şeyini; karısını, sevgilisini, işini, dinini, tanrısını değiştirebilir ama asla tutkusunu, yani tuttuğu takımı değiştiremez” fikrinden yola çıkarak iz süren Sandoval, nihayetinde ‘patronu’ Esposito’yu bir maça götürerek zanlıyı bulmaya çabalıyor. Bu bölümde seyirci, Arjantin Ligi takımlarından Racing’in bir maçına götürülerken yaklaşık altı dakika süren enfes tek plan çekimde kamera, unutulmaz bir iş çıkarıyor. İşte bu noktada sinemasal belleğimiz Antonioni’nin ‘Yolcu’sunu (1975) ya da Michael Caine’li ‘The Island’ı (1980) hatırlıyor. Öyküdeki ‘açılamama’ ve suskunluk sonucu, hep varılması gereken şeylerin kıyısından dönme hali de, James Ivory’nin ‘The Remains of the Day’ini ve Martin Scorsese’nin ‘The Age of Innocence’ını çağrıştırıyor. Aranılan katilin içeri tıkıldıktan sonra, devlet tarafından solcu militanların yakalanılmasında ‘tetikçi’ olarak kullanılması da, ister istemez ‘80 öncesi Türkiyesi’ni akla getiriyor (eee aklın olduğu kadar, faşizmin de yolu bir).
Oyunculuklara gelince, Esposito’da Ricardo Darin vakur ve hep içine atan adamı, son derece inandırıcı bir kimlikle karşımıza getiriyor. Sezen Cumhur Önal-Al Pacino karışımı fiziğiyle muhteşem oynuyor. Keza Irene Menendez Hastings’te de Soledad Villamil, kadrodaki herkes kadar iyi, herkes kadar ‘gözlerini kullanmakta’ usta. Ama filmin asıl yıldızı alkolik asistan Pablo Sandoval’deki Guillermo Francella. Üstad, her şeyiyle unutulmaz bir portre çiziyor. Takıntılı kocada Pablo Rago, zanlıda da Javier Godino, takım oyununun olmazsa olmaz parçaları.

Gözler kalbin aynasıdır
Sonuç? Campanella’nın yapıtı, ‘Gözler kalbin aynasıdır’ diyenlerin filmi. El attığı temaların hakkını veren ve polisiye olay örgüsüyle süslediği hikâyesindeki heyecanı sonuna kadar düşürmeyen ‘Gözlerindeki Sır’, sezonun en iyilerinden biri.
Sakin ama derin anlatımıyla, ‘demode’ seyirciyi de kucaklama ihtimali yüksek bu yapımı kesinlikle kaçırmayın derim. 

Bizimkisi bir aşk hikâyesi...

Sinema festivallerinin ‘olmazsa olmaz’ı Ahmet Boyacıoğlu’nun ilk yönetmenlik denemesi ‘Siyah Beyaz’, Ankara’nın ünlü barı odağında beş kişinin yalnızlık kokan öykülerinden kesitler sunuyor

Siyah-Beyaz’ın müdavimleri rolünde Şevval Sam, Tuncel Kurtiz, Erkan Can ve Nejat İşler (soldan sağa).
Evet, Kayahan’ın ünlü şarkısının ‘Bizimkisi bir aşk hikâyesi, siyah beyaz film gibi’ sözleri Ahmet Boyacıoğlu’nun ilk uzun metrajına son derece uygun düşüyor. Boyacıoğlu filminde, (doğrusu Ankara’ya sadece festivaller dolayısıyla giden biri olarak çok da bilmediğim ama başkent entelijansiyasının 30 yıldır hayat damarlarından biri olduğunu duyup işittiğim) Siyah-Beyaz Sanat Galerisi ve Barı’nın hikâyesinden bir kesit sunuyor. Öykünün ana karakterleri 70’ine merdiven dayamış, hâlâ komünist ideallerine bağlı ressam Ahmet Nihat, kalp krizi geçirdikten sonra işi gücü bırakan ve ‘Müzeyyen’ isimli sümüklüböceğiyle yaşayan avukat Muzaffer, alımlı bir orta yaş kadını olan Ayten (doğrusu onun ne iş yaptığını film boyunca pek çözemiyoruz ama kendisi bir işkadını), yurtdışında yaşayan karısı tarafından terk edilen doktor... Bu ekip hemen her akşam Faruk’un sahip olduğu barda buluşup birbirlerine yârenlik ediyorlar. Hepsi kendi dünyalarında yalnız ve en azından bir araya gelince, çoğaldıklarını düşünüyorlar...

‘Beşi ve diğerleri’
Yıllar yıllar önce Tunç Başaran, ‘Biri ve Diğerleri’nde dönemin prototiplerini yine bar taburelerine oturtuyordu. Benzer şekilde kamerasını bir bar ortamına kuran ‘Siyah Beyaz’ ise fokuslandığı beş karakter etrafında biçimlenen gevezeliklerle yoluna devam eden bir yapım olmuş. Çok az da olsa dış mekânlara (Gölbaşı’nda sandal sefası ve balık tutma, hastane ziyareti ve ev gezmeleri) uzanan film, ara ara karakterlerinin ‘özeli’ne de giriyor ve buradan onları daha detaylı bir şekilde kucaklamamıza imkân tanıyor.
Tıp kökenli olmasına karşın uzun yıllar festival yöneticiliği, yazı çizi adamı gibi kimliklerle karşımıza çıkan ve hemen her festivalde ortamın havasını soluyan Ahmet Boyacıoğlu, ilk yönetmenlik deneyiminde elbette bir başyapıta imza atmamış ama yine de sınıfı geçen, sinema duygusuna sahip bir film ortaya koymayı başarmış (yani onca festival, kendisine yaramış). ‘Siyah Beyaz’, aralarında Uğur Mumcu, Ümit Kaftancıoğlu, Abidin Dino, Burhan Uygur, Oğuz Atay, Özdemir Asaf, Jean Seberg, Ernest Hemingway, John Wayne, Yves Montand, Greta Garbo, Marlene Dietrich gibi binin üzerinde yüzün yer aldığı bardaki fotoğrafların yanı sıra hem müdavimlerinin muhabbetlerden, hem de kapanacak mı, kapanmayacak mı türünden bir gerilimle birlikte, yitip giden değerlere de kendince bir saygı duruşunda bulunuyor... 

Başta Tuncel Kurtiz
Öte yandan filmi ve de muhabbetleri asıl çekici kılan başta Tuncel Kurtiz olmak üzere Taner Birsel, Erkan Can, Nejat İşler ve Şevval Sam’dan oluşan oyuncu kadrosu. Yan rollerde de Rıza Sönmez, Derya Alabora, Serhat Tutumluer ve bar tezgâhının ‘Uzak’ yanında, sessiz sedasız duruşuyla filme katkıda bulunan Muzaffer Özdemir gibi isimlere rastlıyoruz. Sonuç itibarıyla, müdavimlerinden dolayı Ankara’da daha çok iş yapmasını beklediğimiz, adına kanıp Beşiktaş taraftarının da ilgi gösterme ihtimali bulunan ve kendi içinde hedefine varan bir film olmuş ‘Siyah Beyaz’. Daha ne olsun?..


    ETİKETLER:

    Erkan Can

    ,

    Mayın

    ,

    Uğur Mumcu