Grafik tasarım sanat mı?

Bülent Erkmen güzel bir gelenek oluşturdu.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

İSTANBUL - Bülent Erkmen güzel bir gelenek oluşturdu. Her yıl bir önceki yıl yaptığı tasarım çalışmalarını bir katalog/albümde topluyor. İnsan etrafta gözüne çarpan işleri bir arada birer yaratım ürünü olarak görünce başka bir yaklaşımla ele alıyor onları.
Bülent Erkmen'in yapıtı, bana, onun çok nitelikli işlerinin ötesinde, hayatımızın bu kadar ortasında bulunan grafik tasarım kavramıyla ilgili ne kadar az düşündüğümüzü anımsattı. Yıllardır üniversitelerin grafik tasarım bölümlerinde çalışıp, o programların hazırlanmasında görev yapmama karşın ben bile bu konuda öteki alanlara oranla çok daha az şey yazdım. Bu belki biraz onu çok tüketime açık bir şey olarak görmemizden, belki onun bir sanat alanı olup olmadığını belirlemeyişimizden kaynaklanan bir durum. O nedenle sorunun birkaç boyutu üstünde durmak istiyorum.
Grafik tasarım aslında bir dil oluşturma
süreci. Sözcüklerin ifade ettiğinden belki daha fazlasını görsel simgeler (semboller) aracılığıyla dönüştürme ve yeniden üretme çabası da denebilir buna. Dolayısıyla da ilk nokta grafik tasarım özünde bir iletişim olgusu olduğunu söyleyerek koyulabilir.
Böyle olduğundan, dünyanın birçok yerinde
'grafik tasarım' kavramı yavaş yavaş 'görsel iletişim tasarımı' anlayışıyla yer değiştiriyor. Öylelikle de toplumsal ve kültürel olgular giriyor işin ve tasarım sürecinin içine. Çünkü, sadece 'grafik' yani kâğıt ve mürekkep değil artık tasarımın sınırı, televizyondan sahneye, mobilyadan bilgisayara kadar her alan öncelikle
'grafik' hale getiriliyor, yani tasarlanıyor.
İletişimin 'kod'ları
Öte yandan, dil de, iletişimin kendisi de bir kültürel 'kod', şifre sonunda. O nedenle bir coğrafyada çok etkili olan yaklaşım ve onu belirleyen imge bir başka coğrafyada geçerli olamıyor. 'Görsel ideoloji' kavramının grafik ve tasarım eğitimi veren kurumlarda ayrı ayrı bir önem ve ağırlık kazanmasının nedeni bu.
Üstelik, bugün o kavramları içeren birden çok çalışma alanı var. Kültürel araştırmalar, sosyoloji, medya araştırmaları,
(görsel) antropoloji bu meseleyi ele alıyor. Unutmamak gerekir ki, insanlık, ilk günden beri belli bir görselliği, dönemin siyasal ve kültürel yapısıyla, iç içe geçmiş olarak üretiyor.
Geç yirminci yüzyıl bu alanı zenginleştirdi. Çünkü, geride bıraktığımız çağ bir görsellik çağı olarak tamamlandı. Nedeni kapitalizmin tüketim mantığı ve hızdı. Öyle olunca, Marshall McLuhan'ın kehaneti bir anlamda aşıldı. O, 'tipografik insan'dan söz
açıyordu. Yani, basılmış, yazılı metnin belirlediği ve 'Gutenberg Galaksisi'nde yaşayan ve 'okuyan' insanı, gelişmenin oluşturduğu nihai insan olarak görüyordu.
Oysa, televizyonun ortaya çıkmasıyla birlikte ağırlık merkezi değişti ve hızla görüntülerin belirlediği insan öne çıktı.
'Göstergebilim' (semiotics) hayatın odak noktasını oluşturdu. Bu, 'çağdaş mitolojilerin' gelişmesine zemin hazırladı. Mitolojilerse simgelerle yaratılıyordu ve onları grafiğin oluşturduğu 'ikon'lar diye görmekte bir sakınca yoktu.
Acaba bu gelişme sözel kavramının içeriğini boşalttı, anlam ve önemini ikinci plana itti mi?
Yanıtlaması çok zor bir soru bu! Çünkü, Wittgenstein'den bu yana süregelen bir geleneği yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor. Wittgenstein, sözcükler üstünde düşünürken aslında onların zihnimizde uyandırdığı resimlerle düşündüğümüzü, onları öyle anlamlandırdığımızı, aralarında da 'aile
ilişkileri' kurduğumuzu vurguluyordu.
Sadece görüntü yetiyor
Belki, salt sözcükler düzeyinde doğru bir yaklaşımdı bu. Ama şimdi işler değişti ve biz sözcüklerden resimlere gitmiyoruz; resimlerden sözcüklere varıyoruz. Hatta onu bile yapmıyor, görüntülerin sadece kendileriyle bağlı olduğu, sadece kendilerini anımsattığı bir düzlem yaratıyoruz. Coca-Cola'nın, ya da Sony'nin
'simgelerini' düşünün. Bunlar bize sadece o markaları ve onların etrafındaki 'kurum
kimliklerini', o kimliğe ilişkin
'çağrışımları' (yenilikçi, dürüst, güvenilir,
vs.) anıştırmaktan başka bir şeye yarıyor mu?
İşte belki sanat bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü, sanat, olmayan denemese bile, ilk bakışta kendisini ele vermeyen olgular
arasında (gizli) ilişkiler kurmak, iç çağrışımları yaratmak çabasıdır. Bu amaçla da sanat, doğadaki gerçeğin dönüştürülmesidir. Bunu imgeler aracılığıyla yapar. İmge bir anlamda gözle görülemeyen, soyut bir şeydir. Oysa grafik tasarım onunla değil, görünen şeyle, yani simgeyle ilgilidir ve onu somutlaştırma çabasındadır. Dolayısıyla varlıkbilimsel olarak grafik tasarımı 'o anlamda' sanat saymak olanaksız. Ama grafik tasarımcının sanatçı sayılıp sayılmayacağı ayrı bir soru.
Yanıtı da mesela Neville Brody'nin ya da Bülent Erkmen'in çalışmalarına bakılarak verilebilir.


    ETİKETLER:

    İstanbul

    ,

    tasarım