@hakki_ozdal

Güneydoğu'nun 'bir günde büyüyen' çocukları: Küçük Kara Balıklar

Güneydoğu'nun 'bir günde büyüyen' çocukları: Küçük Kara Balıklar
Güneydoğu'nun 'bir günde büyüyen' çocukları: Küçük Kara Balıklar
Küçük Kara Balıklar/Güneydoğu'da Çocuk Olmak belgeseli 30 yıldır devam eden savaşı, çocukların ya da savaşın en şiddetli olduğu 90'lı yıllarda bu cehennemi çocuk olarak yaşayanların gözünden anlatıyor.
Haber: HAKKI ÖZDAL - hakki.ozdal@radikal.com.tr / Arşivi

“Güneydoğu’da, hele de 90’lı yıllarda dünyaya gelmişseniz, sadece bebekliğinizi yaşarsınız, sadece 1 ve 5 yaş arasında çocuk olursunuz. 6 yaşından sonra sen artık büyüksün. 15’ten sonra zaten 40 yaşındasın...”

Geçtiğimiz cumartesi akşamı İstanbul’da çok çarpıcı bir filmin gala gösterimi vardı. 5 yönetmen -Haluk Ünal, Ezel Akay, Serpil Güler, Cem Terbiyeli ve Önder İnce- kameralarını Güneydoğu’ya, Kürt çocuklarına çevirmiş ve ortaya “Küçük Kara Balıklar / Güneydoğu’da Çocuk olmak” filmi çıkmıştı. 1990 yılından beri, işkence görenlerin ve devlet şiddetine maruz kalanların tedavisini üstlenen bir kurum olarak Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın organize ettiği bir gala gösterimiyle İstanbul'daki izleyiciyle buluştu film. Cumartesi gecesinin kalabalığını yararak Beyoğlu Sineması’na gelen izleyiciler, belki günlerce etkisinde kalacakları bir filme ‘tanıklık’ ettiler! Zira film, ‘seyredilen’ bir ‘yönetmen işi’ olarak değil; ‘tanıklık edilen’ bir hakikat kesiti halinde, 70 dakika boyunca aktı, aktı... Kürt sorununun tarihsel gerçekliğini ve olgularını, özellikle 90’lı yıllarda bölgede (ve ülkenin geri kalanında da) yaşananları bilen, ‘zulmün boyutları konusunda deneyimli’ konuklar da dahil herkes, döşlerine saplanmış mızraklarla çıktı salondan... Ama bir keder ajitasyonuna maruz kalmış, başkasının acısıyla kendi güvenli dünyasının vicdan subaplarını gevşetmiş insanların geçici yürek ağrısıyla değil; hakikatin, bazen tasarlanmış ve yeniden üretilmiş tüm sanatsal versiyonlarından daha etkili olan hakikatin mızrağını yemiş olarak... Ben de, altından kalkılması oldukça zor bir ‘iş’le, bu filmi, daha doğrusu bi film aracılığıyla tanık olduklarımı anlatma işini üstlenmiş bulundum. Şimdi elimden geldiğince bunu yapmaya çalışacağım ama nihayetinde bu ‘elimden gelmeyecek’. Bu yüzden, herkese, mutlaka bu filmi görmesini, bu filmde anlatılanlara tanıklık etmesini önermekle başlamak gerekiyor belki de... Film, 21 Aralık Pazar akşamı İMC TV’de; sonra, her belgesel filmin yaşadığı ‘dağıtım‘, ‘salon’ vb. sorunları aşabilirse sınırlı sayıda da olsa sinema salonlarında gösterilecek. 



‘DEVLET DERSİNDE ÖLDÜRÜLMÜŞ ÇOCUKLAR’

Ece Ayhan'ın 'Meçhul Öğrenci Anıtı' şiirinin bu dizesine göndermeyle başlıyor film. 90’lı yıllarda çocuk olan ya da o yıllarda doğan 11 Kürt 'yaşadıklarını' anlatıyor. Hakikatin soğuk sularında sertleştirilmiş 11 çelik hançer... Kendi öyküsünü, bir halkın tarihindeki yerini, doldurduğu boşlukları bilerek ya da sezerek anlatan 11 dengbeje dönüşüyor anlatıcılar... 'Dış ses' yok. Çocukken yaşadıklarını ya da bizzat 'şimdi' çocuk olarak yaşamakta olduklarını anlatanlara, belgesel görüntüler eşlik ediyor...

'GÜNEYDOĞU'DA ÇOCUK DEĞİL, BEBEK OLURSUNUZ ANCA'
17 yaşındaki İmren, örneğin... Boşaltılan köyünden, babasız, parasız olarak Diyarbakır'a gelen ailesinin 'her şeye yeniden' başlamasını anlatıyor. Küçük kardeşlerinin yükü 8 yaşından beri omuzlarında, Suriçi'nde derme çatma bir tablanın içinde zerzevat satıyor... "Patatese dokunamıyordum, huylanıyordum" diyor gülerek, gözleri ve patatese dokunamayan elleri hala 8 yaşında. Bir bilgeye dönüşüyor sonra, “Güneydoğu’da, hele de 90’lı yıllarda dünyaya gelmişseniz, sadece bebekliğinizi yaşarsınız, sadece 1 ve 5 yaş arasında çocuk olursunuz" diyor, "6 yaşından sonra sen artık büyüksün. 15’ten sonra zaten 40 yaşındasın...” İmrenilecek bir okul yaşantısı var şimdi İmren'in, 'sayılı okullarından birinde' okuyor Diyarbakır'ın... Yakılmış bir köyün ve dokunulamayan patateslerle dolu bir tablanın geçtiği ömrünü kendi zayıf kollarıyla doğrultuyor ayaklarının üstüne.

NESİM: 'TC MAYINI'NDAN TÜRKİYE 'MİLLİ' FORMASINA
2004'te Diyarbakır'ın bir köyünde yaşamakta olan Nesimlerin hayvanı kaçıyor. Aramaya çıkıyorlar babasıyla. Yoksul ailenin vazgeçilmez kıymetlisi o hayvan. Nesim henüz 12 yaşında o zaman. 'Bir cisim' buluyor arazide. Nesim bir çocuk, 'oynuyor' bulduğu 'cisimle'... Ama oyuncak değil, mayın elindeki. Patlıyor. Ölümden dönüyor Nesim. Sol kolunu, sol gözünü kaybediyor, bakmaya kıyılmaz çocuk yüzü parçalanıyor. Ayakları sağlam Nesim'in, koşmaya heves ediyor. "Sağlamlarla koştum ilk" diyor. 20. olmuş. 20. olup vazgeçmek var mı? Elinde kara mayını patlamış Nesim vazgeçmiyor. "Karda koştum, çamurda koştum, sıcakta koştum" diyor... Paralimpik Oyunları'nda 'ay-yıldızlı milli formayla' Avrupa 3.'sü oluyor Nesim. Görmeyen gözünün de içi gülüyor. 

Yıllarca hapis yatan 'taş atan çocuk' anlatıyor 'hayat'ını: "Anneannemin evinde, ailemizden ölenlerin resimleri vardı" diyor, "sorardım kim bunlar diye"... Dayısı, amcası, kuzeni... Polis vurdu, asker vurdu, Jitem vurdu... Taş atıyor "Fırat", bu ölü akrabalar duvarıyla büyümekteyken; devlet de hapse atıyor onu. 

MUSTAFA'NIN SUSUŞU VE 'UMUT VEREN ACILAR'
Tutuklu Batman Belediye Başkanı Necdet Atalay'ın 8 yaşındaki kızı Öykü Zin ve 11 yaşındaki oğlu Siyabend babalarının nasıl götürüldüğünü anlatıyorlar... İnsan kendi anlamadığı şeyi başkasına iyi anlatamazmış... Öykü Zin ve Siyabend bu küçük yaşlarında 'anlamış' durumdalar pek çok şeyi. Anneleri Türk; "Biz meleziz galiba" diyor Siyabend..

Ve Mustafa... Batman'da Raman Petrol tesislerini kundaklayan PKK, yangına güvenlik güçlerinin müdahale edeceğini düşünerek yolu mayınlıyor... Ama Mustafa'nın petrol mühendisi olan babasıyla arkadaşları koşuyor yangına ilk olarak; mayın onlar geçerken patlıyor. Babası öldüğünde 7 yaşında Mustafa, şimdi 10... Babasına ilişkin konuşmak isterken, iç çekerek, acıyla inleyerek sustuğu bir sahne var filmde. Mustafa'nın boğazındaki düğüm, gözüne dolan yaşlar, 30 senenin yol açtığı acıları o kadar berrak bir şekilde anlatıyor ki, 'o an'a içtenlikle bakan hiç kimse bölgede yaşananlara karşı olası önyargılarını daha fazla taşıyamaz. 

'TÜRKLER İÇİN BİR KÜRT FİLMİ'
Yönetmenlerden Ezel Akay da filmin daha çok "Türkler için anlamlı" olduğunu söylüyor zaten... Filmden sonra bir konuşma fırsatı buluyoruz.. "Tebrik" sözünü kullanmaktan çekindiğimi, teşekkür ettiğimi söyleyince, "Zaten tebrik edilecek bir şey yok" diyor, "bu film, orada konuşan çocukların. Biz sanat değil, bir tür zanaat yaptık, kamera ve mikrofonu tuttuk. Geriye kalanı onların. Bu daha çok Türklere konuyu anlatabilirse ne ala. Kürtler bu filmde anlatılanları ya yaşadılar ya da zaten biliyorlar. Sinemada, televizyonda, internette ne kadar tok insan izlerse o kadar iyi..."

Akay, filmin çekimleri tamamlanmasına rağmen, çözüm süreci başladıktan sonra bölgeye tekrar gittiklerini ve yeni çekimler yaptıklarını anlatıyor, "Bu kez aynı insanları daha umutlu gördük. Belki çözüm süreciyle savaş tamamen bitecek ve çocuklar artık gerçekten çocuk olarak yaşayabilecekler...” 

Bir kısmı 'zavallı sözcükler'le burada anlatılmaya çalışılan bu filmi mutlaka görün ve mümkünse sinema salonunda görün. Önyargılı, peşin hükümlü arkadaşlarınızı götürün. Güneydoğu insanının, Kürt halkının yaşadığı acıları ve bugün hissettikleri umudu bir çocuğun omzunun üstünden izleyin... Ve isterseniz, o omza başınızı yaslayıp ağlayın...

Ve nihayet, filmin en sonunda, 'bitmek bilmez' jeneriğinde, 1988'den beri "devlet dersinde öldürülen" çocukların isimlerini tek tek okuyun.