Gününde bir 'A Takımı'...

Gününde bir 'A Takımı'...
Gününde bir 'A Takımı'...

A Takımı nda Bradley Cooper, Sharlto Copley, Liam Neeson ve Quinton Jackson (soldan sağa) gayet uyumlu bir ekip oluşturuyor.

80'lerin popüler TV dizisi, yenilenmiş bir kadro ve günümüze uyarlanmış öyküsüyle huzurlarımızda. Günümüz aksiyonlarının bildik formüllerine sığınan filmde, kanun dışı ilan edilmiş dört kişilik özel kuvvetler mensubu bir birlik, suçsuzluğunu ispat yolunda ortalığı bol gürültülü eylemlere boğuyorlar
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Bitpazarındaki nurlardan kurtulmak mümkün değil. Geçen hafta, botokslu pazularıyla arz-ı endam eden 64 yaşındaki Sylvester Stallone önderliğindeki bir grup ‘demode’ aksiyon figürü, maceradan maceraya atlarken bu hafta da, yine eskilerden bir hoş sada sökün edip geliyor salonlarımıza. Hoş sada dediysem aslında ben çok da izlemedim ama NBC yapımı ‘A-Team’ (A Takımı) 1983-87 yılları arasında önce Amerika’da, sonra da bizde boy göstermişti. Serinin esprisi kısaca şuydu: Özel kuvvetlere mensup dört asker, zamanla işlemedikleri bir suçtan dolayı kanun dışına itilmişler, onlar da yeteneklerini parayı bastıran için gösterme uğraşına girişmişti. George Peppard, Dick Benedict, Dwight Schultz ve Mr. T’nin canlandırdıkları ‘ekip’ içinde en akılda kalıcı tipleme, ‘Rocky serisi’nin üçüncüsünde de boy gösteren Mr. T’nin canlandırdığı Çavuş Bosco Albert ‘Baracus’ olmuştu; çünkü ‘Mohawk stili’ kesilmiş saçlarıyla yeterince dikkat çekiciydi. Şimdi aradan geçen yaklaşık 23 yıl sonra ekip yeni oyuncular ve yeni bir macerayla karşımıza çıkıyor.

Patlarsam yanarsın...
‘Narc’ ve ‘Smokin’ Aces’ gibi filmlerle tanınan Joe Carnahan’ın yönettiği ‘şimdiki zaman’ın ‘A Takımı’, önce tanışma faslıyla hikâyeye dalıyor, ardından da izleyicisini sekiz yıllık bir atlamayla asıl meselesine dahil ediyor. Film, iki özel kuvvet mensubu Albay John ‘Hannibal’ Smith’le Teğmen Templeton ‘Faceman’ Peck’in, Meksika’da uyuşturucu çetelerine çalışan bir grup askere karşı verdiği mücadeleyle açılıyor. ‘Hannibal’, ‘Faceman’i kurtarmak isterken çölün ortasında Çavuş Bosco Albert ‘Baracus’a rastlıyor. İkiliye çok geçmeden Baracus da katılırken, hastaneden kaçırdıkları Yüzbaşı ‘Howling Mad’ Murdock’la birlikte ‘dörtlü’, önce peşlerine takılan Meksikalıları havada yok ediyorlar.
Peşi sıra onları sekiz yıllık bir aranın ardından ‘ Ortadoğu cehennemi’nde buluyoruz. Bağdat’ta görev yaparlarken, kumandanları General Morrison, Saddam döneminde Iraklıların 100 dolarlık plakalarla sahte banknotlar bastığını, aynı işe yeniden girişildiğine dair duyum aldıklarını eski elemanı ‘Hannibal’a iletiyor. Bu, bir ‘illegal operasyon’ ilanıdır ve ‘Hannibal’, ekibiyle birlikte olaya el koyuyor. Ne var ki tam plakaları üsse getirdikleri sırada, yapılan ani bir baskın sonucu hem plakalar çalınıyor, hem de yanlarına gelen General Morrison’ın aracı bombalı bir saldırıyla yok ediliyor. Üstüne üstlük bütün olanlardan dolayı ekip suçlu ilan ediliyor. Dörtlü, rütbeleri sökülüp Amerika’daki çeşitli hapishanelere dağıtılıyor. Lakin iş burada bitmiyor; altı ay sonra bir CIA yöneticisi Hannibal’ı ziyaret ediyor ve plakaların yeniden ele geçirilmesi görevini veriyor. Bizimkiler, yavaş yavaş kaldıkları kodesten kaçarak meseleye tekrar el atıyorlar.
‘A Takımı’, günümüz aksiyonlarının bildik formüllerine sığınıyor. Her türlü durumda espri yapabilme kabiliyetine sahip ana karakterler, ‘Bourne serisi’ndekine benzer şekilde örgüte (CIA) ihanet eden birtakım ‘sütübozuk’ ajanlar, Avrupa’nın bilinen merkezlerinde herkesin gözü önünde etrafı tarayan eli silahlı adamlar, yer yer akıl ve mantık kurallarını zorlayan sahneler ve de buluşlar... Tüm bunlar, ‘A Takımı’nın sundukları... Gökyüzünde açı belirleyip ateş ederek, geri tepme sonucu Almanya ’daki bir göle inen tank mesela... Bu esnada ‘zavallı’ balıkları dinamitleyen yaşlı Alman’a da haddini bildirme... Ya da Avrupa’nın bir numaralı finans merkezi Frankfurt’ta, bir banka gökdeleninden aşağıya sarkıtılan bir iple (ya da zincirle) adeta bir komando gibi inen ve bu arada karşılıklı ateşi sürdüren iyi ve kötü adamlar... Meksika’dan ABD’ye taşınan helikopter savaşlarında ‘bilgisayar oyunu’vari bir iz sürme ve nihayetinde hedefi vurmalar... Hele ki sonlara doğru Los Angeles doklarındaki ‘gemi batırma’ bölümü var ki...

Mantık hak getire...
Yönetmen Carnahan’ın yanı sıra Skip Woods ve oyuncu kadrosundan Brian Bloom’un kaleme aldığı senaryo, elbette mantık tanımıyor. Zaten filmin ait olduğu tür nedeniyle de kimse tanımasını beklemiyor ama finaldeki sır, fazla aptalca olmuş. Ayrıca Irak toprakları üzerinde hem yerel militer güçlerin, hem de Amerikalı askerlerin karıştığı ‘illegal para transferi’ esprisi de, akla ister istemez George Clooney’li ‘Three Kings’i de getiriyor. Benzer bir, zekâmıza hakaret ve zamana uygun düşememe hali, geçen haftaki ‘Cehennem Melekleri’nde (The Expendables) de vardı, ama yeni jenerasyon ‘A-Takımı’nın Stallone’nin filminden hem öykü, hem aksiyon, hem de oyunculuk performansları açısından çok daha iyi bir yapım olduğunu söyleyebilirim.

‘Erkek gibi kadın’ Biel...
Oyunculuklar demişken; ‘Hannibal’de beyazlaştırılmış saçlarıyla Liam Neeson, ‘Faceman’de Bradley Cooper (özellikle ‘The Hangover’dan hatırlıyoruz), Baracus’ta Quinton ‘Rampage’ Jackson, ‘Howlin’ Mad’de Sharlto Copley (onu da ‘District 9’dan hatırlıyoruz) gayet iyi bir ekip oluşturmuşlar. Bu ‘testosteron yüklü’ maço aksiyonun en hoş yanı konumundaki Jessica Biel de, özel ajan Charissa Sosa’da karşımıza geliyor. Hollywood’un son dönemlerdeki en güzel kadınlarından olan Biel, bu ‘fazla erkek’ filmin ruhuna uygun olarak sert ve nerdeyse suratsız takılıyor öykü boyunca. Son dönemde ‘temiz suratlı kötü adam’da genellikle Peter Sarsgaard karşımıza çıkıyordu, ‘A Takımı’ bu konuda yeni bir seçenek sunuyor; Ajan Lynch’te izlediğimiz Patrick Wilson...
Sonuç olarak bu yaz sıcağında klimalı bir salonda kafayı fazla bir şeye takmadan geçip giden gürültülü sahnelere ve sürekli espri yapmak isteyen bir grup adamın macerasına, fazla mantık aramadan kendisini kaptırmak isteyen herkese ‘Buyrunuz’ derim. Bu arada asıl vefa borcu orijinal diziye olan Savaş Ay da, bu ‘ikinci el’ ‘A Takımı’nı kaçırmaz sanırım...

Sana mafyanın yolları, bana kurşunlar...

22 kurşun yedikten sonra ayağa kalkarak saldırganlardan intikam alan eski bir mafya şefinin hikâyesini anlatan ‘Ölümsüz’, eski Fransız avantür sinemasını sevenler için modern bir örnek

Not: Bu yazı en azından filmin giriş kısmından ‘tüyo’lar vermektedir, bilginize...

Gerçek bir olaya dayanan ‘Ölümsüz’, bir anlamda Charly’yi canlandıran Jean Reno’nun da hâlâ ayakta olduğunu gösteren bir çalışma olmuş.
Enfes bir giriş sekansı... Bir araba reklamı gibi seyreden görüntüler ve ses bandından, bu görüntülere eşlik eden arya... Ön koltukta ortayaşlı bir adam, arka koltukta ise kâkül kesimi saçlarıyla küçük oğlu... Dağlar tepeler aşılır, yollar katedilir ve nihayetinde, şehir, kasaba vs neyse, bir merkeze varılır. Çocuk, bu aşamada babasının gözlerini kapatarak oyun oynamaya çalışır. Arya devam etmektedir. Biz, seyirci koltuğumuzda “Galiba kaza yapacaklar” türünden bir gerilimin kucağına çekiliriz. Kaza olmaz... Araba durur, minik ‘Pazar yeri’nde gösteri yapanların yanına seyirtir, baba ise otoparka yönelir. İşte burada, beklediğimiz şeyle karşılaşırız. Yüzleri maskeli bir grup adam, arabasından çıkan babayı kurşun yağmuruna tutar. Makinelilerden fırlayan merminin haddi hesabı yoktur. Marsilya mafyasının emektarlarından Charly Mattei, artık işten el ayak çektiği bu döneminde bir garajda saldırıya uğramıştır.
Öldürmeyen Allah öldürmez... Vücuduna tam 22 kurşun isabet eden ve nihayetinde sağ eli felç olan Charly, uzun bir tedavi sürecinin ardından yeniden ayağa kalkar. Çok çok eskiden, gençliğinde bu yola atıldığında yanında iki kişi vardır; Tony Zacchia ve Martin Beaudinard. Zacchia, bitmez tükenmez hırsıyla daha da büyümek istemiş, Beaudinard ise avukatı olmayı yeğlemiştir. Saldırı emrini veren de Zacchia’dır. Charly yine de itidal sahibidir, ikinci eşi, ilk evliliğinden olma kızı ve genç karısıyla hiç bir şey olmamış gibi hayata devam etmekten yanadır. Lakin Zacchia, yardımcısı Kerim’i işkence ederek öldürtünce, intikam kaçınılmaz olur...
1977’de yaşanmış gerçek bir olaya dayalı, Franz-Olivier Giesbert’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan ‘Ölümsüz’ (orijinal adı ‘L’Immortel’, lakin İngilizce konuşulan ülkelerdeki vizyon ismi ise ‘22 Bullets’, yani 22 Kurşun), bir anlamda Charly’yi canlandıran Jean Reno’nun da hâlâ ayakta olduğunu gösteren bir çalışma olmuş. Aslında öykü uzaktan uzağa Alain Delon’un 1985 tarihli ‘Parole de flic’ini (bizde ‘Katillere Af Yok’ diye bilinir) de hatırlatıyor. Jose Pinheiro’nun yönettiği o filmde bir polis eskisi olan Delon, karısının ölümü üzerine hayattan elini eteğini çekip Afrika’da serseri hayatı yaşarken kızının maskeli bir grup tarafından öldürülmesi üzerine Fransa’ya geri dönerek cinayeti gerçekleştirenleri tek tek ortadan kaldırarak intikamını alır. ‘Ölümsüz’de de Reno’nun canlandırdığı ‘baba’can mafya lideri, benzer şekilde herkesin kapısını tek tek çalıyor ve intikamını alıyor.
Yapımcılığını Luc Besson’un üstlendiği ‘Ölümsüz’de kamera arkasına, hikâyede mafya babalarından Aurelio Rampoli’yi de canlandıran Richard Berry geçmiş. Oyuncu-yönetmen, sakin, öyküsünün kıvrımlarına hâkim, derdini kolayca aktarabilen, gerilimi dengeli, sonuç itibarıyla sınıfı geçen bir yapım ortaya koymuş. Filmi, Delon-Belmondo sonrası kuşakta pek de tutarlı bir yol çizmeyen Fransız ‘avantür’ sinemasının, günümüzdeki orta karar uzantılarından biri olarak nitelendirmek mümkün. Bu tür intikam öykülerinden hoşlananların yanı sıra özellikle sinema sevgisini ve heyecanını 70 ’ler ve 80’lerde, Fransız macera filmleriyle kazanan kuşak için bence kaçırılmayacak bir yapım.

‘Cüneyt ağbi’ye kızanlara
Şimdi ilginç bir notu paylaşma zamanı: Bu filmin öngösterimi 10 Ağustos’ta yapıldı. Aynı gün öğleden sonra ajanslara bir haber düştü, kısaca alıntılıyorum: “Amerika’da, polislerin de karıştığı bir sokak kavgasında Angel Alvarez adlı adamın vücuduna 21 kurşun isabet etti. Doktorlar, yediği 21 kurşuna rağmen hayatta kalmayı başaran Alvarez’in rekora imza attığını söyledi.” Buraya kadar olanlar yeterince ilginç elbet ama habere ‘milliyet.com.tr’de gelen iki yorum, beni benden daha da kopardı. Onları da alıntılıyorum: “Cüneyt Arkın filmi gibi helal valla” ve “Bir de çok bilmişler Cüneyt ağbiyle dalga geçerlerdi, ‘Süzgeç’ diye. Görün işte.”

Mönüde bu da var...

Kapı
Almanya’nın ünlü bestseller polisiye yazarı Akif Pirinçci’nin romanından uyarlanan ‘Kapı (Die Tür), başına gelen trajik olay nedeniyle hayatı altüst olan genç bir adamın hikâyesini anlatıyor. Güzel komşusuyla aşk yaşayan David, sevgilisiyle buluştuğu bir gün dikkatsizliği yüzünden havuza düşen küçük kızını kurtaramaz. Suçluluk duygusu altında ezilen David hayatının en karanlık günlerini yaşamakta ve karısı Maja ise onu affetmemektedir. İntihar etmek isteyen David son anda geçmiş zamana ait gizli bir kapı bulur. Amacı kızını kurtarmak ve dağılan hayatını yeniden düzene koymaktır. Anno Saul’un yönettiği Almanya yapımı filmde Mads Mikkelsen, Jessica Schwarz, Heike Makatsch, Nele Trebs başrolde.