HAFTANIN FİLMLERİ

Ne büyüklerin dünyasına girmek, ne de büyükleri kendi dünyasına sokmak... Küçük Elliot, ET'yi keşfeder ve sırrını, kendi hayat alanı içinde yaşatır. Annesi işten döner, koşuşturmaca içinde buzdolabının yanındaki yaratığı fark edemez bile.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Ve ET ve Amarcord...
Ne büyüklerin dünyasına girmek, ne de büyükleri kendi dünyasına sokmak... Küçük Elliot, ET'yi keşfeder ve sırrını, kendi hayat alanı içinde yaşatır. Annesi işten döner, koşuşturmaca içinde buzdolabının yanındaki yaratığı fark edemez bile. Michele'nin sırrı da Amerikalı arkadaşlarınınkine benziyor. Onlar için gözden ırak bir oyun sahası olan metruk evde, bir örtünün altından fırlamış bacaklarıyla duran Filippo, onun için ET'den farksızdır. Kimdir, nedir, niye oradadır? İçini kemiren merak dürtüsüyle, masumane oyun sahası, onun için giderek tehlikeli bir yere dönüşmeye başlar.
80'lerin sonuyla 90'ların başında varlıklarını hissettiren ve (bence) 'pembe gerçekçilik' gibi bir yüzergezer tanımlamayla ele alınabilecek bir akımın üyelerinden olan Gabriele Salvatores, İtalyan sinema geleneği içinde zaman zaman karşımıza gelen ve hep etkili olmuş, akılda kalmış bir temaya el atıyor son filmi 'Hiç Korkmuyorum'da (Io non ho paura): Hayatı bir çocuğun gözünden izlemek... Fellini'nin 'Amarcord'da ya da Tornatore'nin 'Cinema Paradiso'da yaptığı gibi. Ama 'Hiç Korkmuyorum' asıl kan bağını, yukarıda da vurguladığım gibi Steven Spielberg'in 'ET'siyle kuruyor. Michele ve arkadaşları, Elliot ve arkadaşları gibi biraz da, bisikletleriyle varlar.
'Marakeş Ekspresi', 'Turne' ve 'Akdeniz'; hem kaçış, hem de 68 ruhuyla hesaplaşma... Salvatores'in konularına aşina olunca 'Hiç Korkmuyorum'dan da siyasi mesaj, 70'lerin politik ortamına gönderme, Kızıl Tugaylar gibi yan motifler bekliyorsunuz, ama bu kez 'Avucunuzu yalayın' diyor 1950 doğumlu yönetmen. 'Hiç Korkmuyorum' çocukluğun gerçek ruhu, korkuları ve merakları üzerine bir film ve niyetini asla aşmıyor. Eh, konusunun da hakkını veriyor. Sapsarı buğday tarlalarının içinden özgürce geçen veletler, belki günümüz çocuklarını ya da ergenlerini değil ama birkaç kuşak ötesini kendi geçmişiyle buluşturuyor.
Oyunculuklar dört dörtlük
Filmin akışına gelince; giriş ve gelişme mükemmel. Filippo'yla tanışma sahnesi, değme gerilim filmlerine taş çıkarır. Sonra hikâye esniyor, yer yer sarkıyor, ama finalde toparlanmasını biliyor. Çocukları yönetmek zordur; Salvatores başta Michele'yi canlandıran Giuseppe Cristiano olmak üzere bütün küçüklerden üst düzeyde verim alıyor.
Büyükler kanadında da özellikle anne rolündeki Aitana Sanchez-Gijon çok iyi. 'Milanolu puşt'ta karşımıza gelen Diego Abatantuono'suz, zaten bir Salvatores filmi düşünülemezdi.
Ve kişisel bir itiraz: 'Hiç Korkmuyorum' 1978 yazında geçiyor ama arabada bulunan futbol dergisinin kapağında Paolo Rossi var. Oysa futbol tarihinin en 'beleşçi' golcüsü olan Paolo Rossi, 1982 Dünya Kupası'nın kahramanıydı.



Suda ilişki yan gider...
Sorunlarından kurtulmak için tatile çıkan ama burada sorunların en büyüğüne rastlayan bir çift... Chris Kentis'in yazıp yönettiği (ayrıca kurguladığı da) 'Açık Deniz' (Open Water), son derece ucuz bütçeyle çekilmiş, bağımsız karakterli, 'katı gerçekçi' bir gerilim. Yaşanmış bir hikayeden çekilen filmde dalmak için açılan ama terslikler sonucu denizde unutulan bir çiftin verdiği mücadele anlatılıyor. 79 dakikalık yapımda yönetmen Kentis, koca okyanusun sularında her türlü ödeşmesini yapan Daniel ve Susan'ın öyküsüne bizi ortak ederken, biraz da Batı kültürünün hayat karşısındaki duruşunu sorguluyor.
Ne de olsa, günün birinde işimize yarayacak gibi duran pratik bilgilerin kaynağında televizyon kültürü (örneğin köpekbalıkları hakkındaki bilgilerimiz Discovery Channel'dan mülhem) var. 'Açık Deniz', 'Blair Cadısı' türü vurkaç etkisine sahip olan filmlerden. Bu yüzden Kentis'in sineması hakkında bize çok da önemli veriler sunmuyor. İleride büyük işlere imza atar mı, kısa soluklu mu kalır; bunlar bir muamma tabii ki. Ama filminin izlenmeyi hak ettiği ve salon çıkışında izleyenleri tartışma masasına çağırdığı muhakkak.


Avustralya usulü kesmece
Çarpıcı bir kişilik, çarpıcı bir öykü, çarpıcı bir anlatım... Üç yıl öncesinin bütün dünyada ilgi gören ve övgülere boğulan filmi 'Kasap' (Chopper) bu üçlü kombinezonun sadece anlatım bölümünde biraz kendini geriye çekiyor ama diğer iki avantajını (yani karakter ve öykü) ölçülü, biçili ve skora yönelik kullanıyor, nihayetinde hedefine de ulaşıyor. Mark Brandon Read, Avustralya'nın utanılan ama kültürel bir ikona da dönüşmesi engellenemeyen önemli yerel figürlerinden. Efsanevi bir suçlu, 16 yaşından itibaren en iyi bildiği yer demirparmakların ötesi... 'Bana niye öyle baktın?' diye bir hayatı kolayca harcamaktan çekinmeyen tiplerden. Andrew Dominik'in yazıp yönettiği 'Kasap' da, onun bu kolay adam öldürme güdülerini araya otosansür mekanizmaları koymadan en saf haliyle perdeye taşıma iddiasında.
Göklere çıkarılmış bir filmi batırmaya niyetim yok ama şöyle bir ikiyüzlülük var: Sokakta, barda, evde vs. herhangi bir mekânda yanında beş dakika bile durmaktan sıkılacağımız ya da korkacağımız kişileri niye bu denli yüceltiyoruz. Avustralyalılar Read'i, biz ise yiğitlik, delikanlılık türü kavramlarla etiketlediğimiz leş kokan mafya dizilerinin kahramanlarını. Günümüzün hastalığı da bu galiba. Hayatta yüzleşmekten korktuklarımızla sinema perdesinde randevulaşmak. Nasıl olsa bobinin içinden kendilerini sıyırıp yanımıza seğirtmezler. Biz de edilgenliğimizden taviz vermeden, onun öyküsüne kulak verir, içten içe de öykünürüz.
'Kasap' anlatımı, yarattığı atmosferi, özel renkleri, oyunculuğu, dönem ruhu (70'ler), yan karakterleri ve dürüstlüğüyle kaydadeğer bir çalışma. Kitle ruhunun ikiyüzlülüğünün bir kez daha deşifre edilmesi bakımından filmin özel bir çabaya soyunmasına gerek yok. Film olmasa da fark etmez, mesela Read'in kitapları da 'en çok satanlar' listesinde her daim varlığını hissettirmiş. Dolayısıyla kitle zaten onunla hesaplaşmasını, sayfalar boyunca yapmış. Ama yine de filmin, gerçekten işine yaramış biri var; Read'i canlandıran Eric Bana... Russell Crowe 'Romper Stomper'da canlandırdığı bir psikopatla Hollywood'a uzanmıştı, Eric Bana da aynı güzergâhtan Amerikan sularına çoktan ulaştı bile...


ZAZ'ın hatırına çekilir
David Zucker isminin her zaman belli bir kredisi vardır; malum, kardeşi Jerry ve Jim Abrahams'la birlikte, 80'lerin başında Amerikan komedi sinemasına farklı bir soluk getiren, Mel Brooksvari mizahı 'kolej esprileri' geleneğiyle harmanlayarak başarılı bir kıvama ulaştıran ZAZ akımının sacayağından biriydi. Ama ister yaşlılık deyin, ister çaptan düşme; vasatlık onun da kapısını çalmış anlaşılan. 'Patronun Kızı' (My Boss's Daughter) üstadın 2003'te çektiği ama bizim kıyılarımıza ancak bugünlerde ulaşan son çalışması. Amerikalı eleştirmenlerin gözünde 2003'ün en kötü filmi Ben Affleck-Jennifer Lopez (ki o zaman birlikteydiler) ikilisinin başrollerini paylaştığı 'Gigli'ydi. Ama 'Patronun Kızı' filminin eleştirilerine baktığınızda çoğu ağızbirliği etmişcesine
'Gigli'yi aratmıyor türünden teşhislerde bulunmuş.
Evet, kabul, 'Patronun Kızı' çok iyi bir film değil. Hele hele ZAZ kalibresinden bir hayli uzakta ama yine de hakkını yememek lazım, bazı sahneler çok komik.
Ya konu? Genç, yakışıklı ve saf (bazen aptallık düzeyinde) Tom Stansfield'in 'Bugün benim en şanslı günüm' dediği günde başına gelmeyen kalmıyor. Sert ve takıntılı patronunun kızına ilgi duyuyor, bir yanlış anlaşılma sonucu koca bir evde bir baykuşa bakmak zorunda kalıyor.
Bir karmaşadır gidiyor
Tek mekânda başlayıp biten tiyatro oyunları gibi neredeyse bütünüyle lüks bir ev dekorunda geçen filmde sürekli girip çıkan bir karakter trafiği var. Olay örgüsü de bu trafiğin belirsizleştirdiği karmaşa üzerinde gelişiyor. Ashton Kutcher, Stansfield'de sırıtmıyor, Tara Reid itici sesiyle karakterine oturuyor, delidolu pervasız sekreterde Molly Shannon yeterince yıkıcı, Michael Madsen 'Rezervuar Köpekleri'ne tek başına saygıda bulunuyor... Ve Terence Stamp. Büyük İngiliz aktör, patron rolünde rahatsız edici enerjisini bütün filme yayıyor.
Sonuç? Bence korkulacak bir şey yok; bu film her şeye rağmen izlenmeyi hak ediyor. Farrely kardeşler ve Ben Stiller filmlerine sıcak bakanlara tavsiye edebilirim.