HAFTANIN FİLMLERİ

'Hellboy', doğasında kötülük olan ama insan elinde büyüdüğünden, iyiliğe temayülleri bulunan tuhaf bir yaratığın, onu aslına döndürmek isteyenlere karşı verdiği savaşı anlatıyor
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

İyi, kötü ve de çirkin
Ron Perlman, 'televizyon dizisi' denen o çok özel tanımlamanın (yerli malı mafyözlerle, yabancı malı Ally McBeal türü şaşkolozların henüz türemediği zamanlardan bahsediyorum) hakkının layıkıyla verildiği döneme ait olan 'Güzel ve Çirkin'in aslan adam Vincent'ıydı. Sevip bağrımıza basmıştık. Sonraları Jean-Jacques Annaud filmleri olan 'Ateş Savaşı' (Quest for Fire) ve 'Gülün Adı'nda (The Name of the Rose) da rastladık ona ama hatırasının gerçek yeri, hep o hüzünlü 'aşk' dizisi olarak kaldı. Kolej çocuğu görünümlü, temiz yüzlü, pür-ü pak süper kahramanlar... 'Superman' mesela; 'Batman' mesela; hatta 'Örümcek Adam'... Bir de eciş bücüş olanlar. 'Hellboy' mesela... Mike Mignola'nın yarattığı bu karakter, iri 'Hulk'umsu cüssesini perdeye aksettirdiğinde, yanında eski dostumuzu, yani Perlman'ı da getiriyor. Kağıt üzerinde uygun bir bileşim gibi görünüyor da, ya pelikülde?

Keçi sakallı, kuyruklu bir velet
Önce yargımızı sunalım; 'Hellboy' enfes bir çizgi roman uyarlaması. Sonra da açalım; kısaca hikâye... Film, II. Dünya Savaşı döneminde, 1944'te İskoçya'da başlıyor. Tıpkı Indiana Jones'un 'Kutsal Hazine Avcıları'nda olduğu gibi metafizik güçlerle haşır neşir olan bir grup Nazi var ortalıkta ve tören seremonisine şahit olan Müttefik kuvvetleri, mekânı basıyor. Aralarında bulunan İngiliz bilim adamı Broom Bruttenholm, bilgisiyle hem birliği, hem de bizi aydınlatırken küçük bir yaratıkla karşılaşıyor. Kafasında iki boynuz, bir eli diğerinden fazlaca büyük ve boğumları fazla gelişkin, keçi sakallı, kuyruklu, kıpkırmızı bir velet... Olsa olsa şeytanın akrabasıdır bu ufaklık ama yine de insanoğlu yavrusuna özgü bir zaafı var; gofrete bayılıyor ve zaafı sayesinde yakalanıyor. Perde günümüzde tekrar açıldığında, karşımızda Amerikan Paranormal Araştırmalar Bürosu'nu buluyoruz (tabii ki 'Siyah Giyen Adamlar' (Men in Black) serisini de hatırlıyoruz). O kırmızı minik yaratık da büro için çalışan yetişkin haliyle karşımızda... Filmin dinamiği ise, eski bir hesabın kapatılması üzerine kurulu. Hellboy'u dünyamıza buyur eden Rasputin ve sadık hizmetçileri Kroenen'le Ilsa, yaratığın aslına rücu etmesi için çabalıyor...
Çizgi roman uyarlamaları konusundaki ilk deneyimini 'Blade II'yle gerçekleştiren Guillermo del Toro, 'Hellboy'da nihai hedefi vuruyor. Önce kişisel bir açıklama: Daha geleneksel çizgi roman karakterleri ve dünyalarıyla büyüyen bir neslin ahvadı olarak, ister istemez modernize kahramanlara uzak durmak gibi bir probleme sahibim. Ama 1990'ların ürünü olan 'Hellboy'un sinema uyarlamasında Del Toro, 'çizgi roman ruhu' denen bir kavram varsa eğer, onun içini son derece başarıyla dolduruyor.
Yaratıklar da sever...
Saf macera var, ilgi çekici ana karakter, onun kulak kabartmaya değer bir öyküsü, serüveni besleyen ve yeri geldiğinde renk katan ara tiplemeler (mesela yarı balık adam olan Abe Sapien), hepsi ama hepsi, ölçülü, birbirlerinin alanlarını ihlal etmeyen cinsten dengeli... Görüntü, atmosfer gibi diğer temel unsurlar, çizgi roman mantığıyla sunulan görsellik ve anlatım biçimi vs; hepsi kusursuz... Kötüler de ilham verici, bugüne kadar gördüklerimizden belki çok farklı değiller ama geçmiştekilerin, dozajında bir karışımı olarak tatminkârlar... Özel efektler derseniz, onlar da sırıtmıyor, inandırıcılık problemi yaşatmıyor...
Artık günümüzde bu tür çizgi romanların kendine ait bir humoru olması, kendisiyle dalga geçebilme kapasitesi de önem kazanmış durumda. 'Hellboy' bu kategoride de sınıfı geçiyor.
Film nerede kan kaybedebilirdi? Muhtemelen, bu aralar moda olan hikâyenin içine romantizm katma meselesinde.
Ama yönetmen Del Toro, Peter Briggs'le birlikte kaleme aldığı öyküde aşkı da abartmadan, hatta Hellboy'u bitirim, sevdasına karşılık alamayacağına ve sonuçta boynu bükük evin yolunu tutacağına ananan mahalle delikanlısı tadında önümüze atarak, bu 'level'ı da aşıyor. (Bence bu cephe önemli, mesela 'Örümcek Adam 2' aşk konusundaki sulu zırtlaklığı yüzünden bir hayli kan kaybediyordu).
Sonuç: 'Blade II'nin yanı sıra 'Tehlikeli Yaratıklar' ve 'Cronos' gibi filmleriyle tanınan Meksika kökenli Del Toro'nun yapıtı, 'Riddick Günlükleri'yle birlikte şu aralar vizyonda olan en iyi, en güzel macera filmi. Eleştirmen klişeleri literatüründen bir cümle isterseniz hemen şakıyalım: 'Türünün hayranları kesinlikle kaçırmasın'.
Maria Ripoll imzasını taşıyan 'Ütopya', tarikat üyesinin yetiştirdiği genç bir adamın kehanetleri etrafında gelişiyor. İlle de 'değişik' bir film isteyenler için...



Orda, bir 'ütopya' var uzakta
Maria Ripoll imzasını taşıyan 'Ütopya', tarikat üyesinin yetiştirdiği genç bir adamın kehanetleri etrafında gelişiyor. İlle de 'değişik' bir film isteyenler için...

Leonardo Sbaraglia'nın doğaüstü güçlere sahip karakterleri daha iyi canlandıracağına birileri fazla inanmış anlaşılan. İki sezon öncesinin muhteşem filmlerinden 'Bahis'in (Intacto) başrol oyuncusu (ve harbi şanslısı), bu kez de geleceği gören Adrian rolünde karşımıza geliyor.
Maria Ripoll imzasını taşıyan 'Ütopya', bir tarikat üyesi olan Samuel'in elinde büyüyen genç bir adamın kehanetleri etrafında, politik göndermeleri de bulunan bir hikâye anlatıyor. Ama ne yazık ki filmin şöyle bir problemi var; nerede geçtiğini pek anlamıyorsunuz. Karakterler İspanyolca konuşuyor (arada bir Tcheky Karyo vasıtasıyla Fransızcaya geçiliyor) ama mekân konusunda pek bir ipucu yok. Galiba Güney Amerika diyorsunuz (çünkü filmin bir yerinde Bogota'dan bahsediliyor).
Ya mekân faslının dışındaki 'özellikleri?'... Yönetmen Ripoll, bana kalırsa iyi bir üslup tutturmuş. Anlatım açısından film, gidip gelmeler ve geçişler konusunda başarılı. Ama yine de bazı yerlerde hikâye tıkanıyor. Değişik bir çaba sizi ilgilendiriyorsa, tavsiye edebilir bir film 'Ütopya'.


Eyvah, çocuklar büyüdü
İtalyan sinemasının son dönemdeki takıntısı biliyoruz: Orta sınıf ahlakının çözüldüğü noktalar ve aile kavramı... Evet, eski bir mesele ama hâlâ yakıcılığını ve önemi koruduğu da bir gerçek. Fena öyküler eşliğinde de anlatmıyorsanız, sorun yok... Gabriele Salvatores ise kendi rotasını çoktan çizmiş bir isim. İki hafta önce son filmi 'Hiç Korkmuyorum', bizim sinemalarımıza da uğramıştı. Küçük bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasını anlatan film, Salvatores filmografisi içinde farklı bir yerin tarifiydi.
'Mavi Yalanlar' (Amnesia) ise, yönetmenin bilinen çizgisine daha yakın duran bir çalışma. Öte yandan film, İtalyan sinemasının son dönem arayışlarına yakın bir hikâyeden de uzak durmuyor. Yine ön planda Salvatores'in 68'li karakterlerinden bir tutam var. 50'sine merdiven dayamış porno yönetmeni Sandro (yanılmadınız Diego Abatantuono), tesadüfen bulduğu dört kilo kokainle hayalindeki eve kavuşacağını düşünen hippi eskisi Angelino (fazlasıyla Ringo Starr'ı andırıyor), uyuşturucu peşinde ömrünü tüketen ama denetimsiz bir serseri olan oğluna diş geçiremeyen polis müdürü Xavier...
Ve babalar ve oğullar ve kızlar
Mutlu bir dünya fikrinin artık çok uzaklarda olduğuna iyiden iyiye inanan yetişkinler ve çoktan, hayattaki ilk hatalarını yapmış ve daha da yapmaya doğru ilerleyen ergenler... Salvatores, bence hiçbir zaman büyük sinemacı değildi, hoş kendisinin de öyle bir iddiası olduğunu sanmıyorum. Ama küçük, mütevazı, iç yakıcı öyküler anlatmayı sürdürdü, sürdürüyor. 'Mavi Yalanlar'a gelince; pornocu Sandro'yla kızı Luce arasındaki ilişki sağlam verilerle ilerlemiyor, dolayısıyla çarpıcı ve inandırıcı olmaktan uzak. Keza Angelino da fazla karikatürize. Ama polis Xavier'le oğlu Jorge arasındaki ilişki son derece iyi anlatılmış ve karakterler bazında, gerçekçi çizgilerle örülmüş. Evet, film Salvatores hanesinde orta karar bir yer arz ediyor ama yine de izlediğinizde, 'Boşuna zaman kaybı' türü bir duygudan uzak duracağınızı garanti edebiliriz...


Yeni Gırgıriye vakası
İSTANBUL - Gösterim tarihi sürekli ertelenen 'Papatya ile Karabiber' sonunda bugün gösterime giriyor. Ümit Efekan'ın yönettiği film bir Sait Faik uyarlaması. Safa Önal'ın senaryosunu yazdığı filmde Sibel Can, Alişan, Müjdat Gezen, Bulut Aras, Taner Barlas rol alıyor.
Hikâyemiz İstanbul'un varoşlarında yaşayan dans etmeyi seven 'bülbül sesli' Papatya (Sibel Can) ile klarnetçi Karabiber'in (Alişan) aşk öyküsü üzerine kurulu. Çocukluktan beri birbirlerini seven âşıkları tanıyan herkesin öngörüsü onların yaşları kemale erdiği vakit evlenip mutlu mesut yaşamalarıdır. Lakin âşıklar hayat telaşına düşüp bir türlü aynı yastığa baş koyamıyorlar. Papatya bir davet sırasında gazinocu Burhan bey tarafından keşfedilip starlık koltuğuna oturur. Ama ağır bir bedel ödemek zorunda kalır. Çünkü eski yaşamından ve doğal olarak da Karabiber'den uzak kalması gerekmektedir. Bu durum Burhan beyin de işine gelir. Çünkü Papatya'ya aşık olmuştur. Karabiber'siz mutsuz olan Papatya her şeyi geride bırakarak mahalleye dönme kararı alır. Aslında 'Papatya ile Karabiber' 20 yıl önce noktalanan 'Gırgıriye' serisinin devamı niteliğinde.
(Kültür Sanat)


Yemeğe gelseler iyi!
İSTANBUL - Ailesiyle sorunlar yaşayan April, kendi ayakları üzerinde durabileceğine inanıp, yollara düşer. New York'ta sevgilisiyle yerleşik bir hayat kurar. Ailesinin uzaktan uzağa 'ne yapıyor bu kız' kaygılarını gidermek için de onları yemeğe davet eder. Katie Holmes'un başrolünü oynadığı 'Annemler Yemeğe Geliyor'un yönetmeni Peter Hedges.(Kültür Sanat)