HAFTANIN FİLMLERİ

Hollywood, bitpazarına nur yağdırmaya devam ediyor. Kuşkusuz konu sıkıntısı, eski defterlerin karıştırılmasına neden oluyor. İş öyle boyutlara ulaştı ki, 'Charlie'nin Melekleri', 'Görevimiz Tehlike' gibi 'major' örnekler çoktan geçildi, iş küçük çaplı dizilere kadar uzandı bile.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Ne güzeldi ah o 70'ler
Hollywood, bitpazarına nur yağdırmaya devam ediyor. Kuşkusuz konu sıkıntısı, eski defterlerin karıştırılmasına neden oluyor. İş öyle boyutlara ulaştı ki, 'Charlie'nin Melekleri', 'Görevimiz Tehlike' gibi 'major' örnekler çoktan geçildi, iş küçük çaplı dizilere kadar uzandı bile. Bu furyanın Türkiye'deki izdüşümüne gelince, ne yazık ki televizyon denen aracı ancak 70'lerde keşfeden bizler, her türden diziyle haşır neşir olamadığımız için popüler örnekler dışındakilerle ancak film dolayısıyla haberdar olabiliyoruz. Mesela 'SWAT'ın, 70'lerin popüler bir dizisinin sinema uyarlaması olduğunu da, geçen yıl film dolayısıyla öğrenmiştik.
Nitekim bu hafta gösterime giren Star-sky&Hutch'ta da aynı durum söz konusu. Türkçe çevrimi 'Afili Aynasızlar' olan film, bir 70'ler TV dizisinin sinema versiyonu. Lakin bu filmi her şeye rağmen tanıdık hale getiren öğeler var tabii ki. Başta oyuncuları... İlk ortaya çıktığında 'yeni Woody Allen' türü benzetmeler yapılan ama kıyıdan uzaklaştıkça farklılıkları daha bir belirginleşen Ben Stiller mesela. Ve Stiller'a birçok filmde eşlik eden Owen Wilson (kimi Amerikalı eleştirmenlerince Bob Hope-Bing Crosby ya da Dean Martin- Jerry Lewis türü bir ikili olma yolunda ilerledikleri iddia ediliyor). Daha önce beş filmde birlikte görülen ama en çok 'Zoolander'daki karşılıklı performanslarıyla dikkat çeken ikili, 'Starsky&Hucth'ın 2000'ler uyarlamasında, görev ortaklıkları zoraki gelişen polisleri canlandırıyor. Amerikan sinemasının o bildik teması, önce birbirlerinden nefret ederler, sonra da sıkı dost olurlar, burada da tekrarlanıyor.
Ama konunun pek bir önemi yok, çünkü filmin derdi bize 70'lere ne kadar da saygı duyduğunu göstermek ve süresi olan 97 dakika boyunca güldürmeye çalışmak. Peki bunu başarıyor mu? Önce bir hesaplaşmayı kapatalım. Ben Stiller çok çok uğraşmasına ve ortalamanın üzerinde sayıda filmle seyirci karşısına çıkmasına rağmen ne solo, no koro çalışmalarında istediği etkiyi yeterince sağlayamayan bir komedyen. Yani yeri olarak neresi tarif ediliyorsa (ister Woody Allen'lık ister Bob Hope'luk ya da Jerry Lewis'lik ) edilsin, bir üst ligde bugüne kadar yer alamadı, bence bugünden sonra da yer alamayacak. Dönemimizden örnek vermek gerekirse bir Jim Carrey olamayacak mesela.
'Starsky&Hutch' özeline dönersek kamera arakasındaki isim olan Todd Phillips'in yeteneklerine, bizde 'Geyik Muhabbetleri' adıyla gösterilen 'Road Trip'ten vakıfız. Ama 'Starsky&Hutch', daha çok ZAZ'la Farrelly biraderler yapımları gibi bir yerde duruyor ve ne yazık ki ne iki gruba ait oluyor, ne de kendi başına orijinal bir örnek olma gibi bir hedefi vuruyor.
Başarılı göndermeler
Yer yer çok başarılı göndermeler var; mesela 'Saturday Night Fever' gibi, ya da saygı jestinden konulduğu belli olan 'Easy Rider' gibi. Ama yine de film tamamıyla insanı alıp götürmüyor. İki-üç başarılı adım ardından tekliyor, sonra yeniden vites büyütmek de işe pek yaramıyor. Orijinal dizideki karakterlerin ortaya çıkması, 'Blaxploitation dönemi' (70'lerde sadece siyahi karakterlerin ön planda olduğu filmler dönemi) oyuncusu Fred Williamson'ın öyküde bulunması, Starsky'nin 74 Ford Torino otomobili, Snoop Dogg'un varlığı, Amy Smart ve Carmen Electra'nın şirinlikleri, Vince Vaughn'un kötü adam tiplemesi, çaptan düşen Juliette Lewis'le yeniden karşılaşmak, duvarlara asılı 'Dirty Harry' posteri, baştaki 'Lüksemburg' esprisi, Stiller'ın boğuk sesiyle 'Do It' diye şakıması vs. Hepsi hoşlar ama bütün bu çabaların ardından daha fazla eğlenmeliydik diye düşünüyorum. 'Afili Aynasızlar' işte bu isteği dört dörtlük yerine getiremiyor. Gerçi son zamanlarda kim getirdi ki?...



My name is conda, Anaconda
Bir grup şaşkın şehirli (tabii ki bir kısmı bilim adamı)... Borneo'nun balta girmemiş ormanlarında tam da şehirlilere has bir şeyin peşindediler: Ömrü uzatan orkideler... Ama mekânın gerçek sahibi onları nasıl karşılar sanıyorsunuz? Elbette beklendiği gibi; vahşice... Genzinden konuşan karizmatik bir kaptan, yakışıklı bir yerli, karakterli bir siyah, durun bitmedi; bir de komiklik yapmaya çalışan bir başka siyah (Eddie Murphy ya da Will Smith geleneğiyle uzaktan yakından ilgisi yok), kötü niyetli bir şirket temsilcisi ve ekipte bulunması mutlaka gereken diğer öğeler; biri vasat diğer güzel iki kadın.
Bu çok bildik formülü tekrarlayan ama zaten ismine 'iki' (Anaconda 2) ibaresini koyarak 'tekrar'larla ilerlediğini pek de saklamayan film, doğrusu ilkinden daha başarılı. Daha ünlü isimlerle donanan ilkinde, plastikliği ve yapaylığı her halinden belli olan yılanın yanında 'Anaconda 2' daha gerçekçi animasyonlarla karşımıza geliyor. Ama filmin künyesi öyle tuhaf isimlerle dolu ki (mesela yönetmen Dwight Little, oyuncular Johnny Messner, Kadee Strickland, Eugene Byrd, Salli Richardson-Whitfield, Karl Yune, Morris Chesthut), kâğıt üzerinde takma isimlerle çekilmiş dördüncü sınıf aksiyon izlenimi veriyor. Şükür ki film öyle değil. Toparlarsak 'Anaconda 2: Lanetli Orkidenin Peşinde', okulların açıldığı şu haftada, dersi kırıp topluca gidilip salonda şamata yapılacak filmlerden biri...


Dar otobanda ikili tartışmalar
Modern hayatın yorup bitirdiği, yüzünden bütün hüznü okunan bir adam. Paris'ten, karısıyla birlikte çocuklarının yaz kampının bulunduğu Tours'a gitmek için yola çıkar. Şehri terk etmek için yola koyulanların dolup taşırdığı otobanda, kişisel hesaplar yavaş yavaş masaya yatırılır. En ufak bir hareket, tahammül sınırlarının zorlandığı bir deneye dönüşür. Bu kadarla da kalsa iyi. Arabanıza döndüğünüzde karınız yerine, ön koltuğa iliştirilmiş bir not bulursanız ne yaparsınız; asıl önemli olan bu...
Cedric Kahn, Georges Simenon'un romanını günümüze taşımış. 'Kırmızı Işıklar'ın ilk bölümü, özellikle çiftin kavgaları son derece etkileyici. Herkesin kendi öyküsünden ya da öykülerinden parçalar bulabileceği bu 'dar alanda ikili tartışmalar' faslının ardından film gerilime kayıyor ve çember tamamlandığında, öykünün meselesine vakıf oluyoruz. Jean-Pierre Darrasoussin'in boynu bükük, sorunlu orta sınıf erkeğini mükemmel bir şekilde canlandırdığı filmde Carole Bouquet, burnundan kıl aldırmayan kadın tipini sadece yüz anatomisiyle bile ete kemiğe büründürüyor. Yönetmenin derdi ne bilmiyorum ama film, gerilim kıvamına pek ulaşamamış. Öykü Hitchcock'vari bir filme malzeme sağlayacakmış gibi duruyor ama ortaya çıkan sonuç Sautet ya da Chabrol'vari bir orta sınıf muasır medeniyet çatışmasına daha yakın duruyor. Ama o büyük ustaların tadı ve zarafeti filmde pek yok.


Bir nevi 'hayat' bakkaliyesi
Renkli öğeleriyle Paris'te küçük bir sokak. Bu sokağın demirbaşları fahişeler ve yaşlı, arap sanılan ama aslında Türk olan bir bakkal ve onunla ilişkisi, yavaş yavaş başlayan ama derinlemesine gelişen küçük Yahudi çocuğu Moiz. Eric-Emmanuel Schmitt'in romanından sinemaya uyarlanan 'İbrahim Bey ve Kuran'ın Çicekleri', son zamanlarda salonlarda rastlanmayan cinsten bir inceliğe ve sıcaklığa sahip.
Paris'te, büyüme sancıları çeken ve babasının, yumuşak iktidarına karşı küçük oyunlar geliştiren Moiz'in, hayata ilişkin aradığı dalı yaşlı İbrahim'in öğretilerinde bulmasına dayalı hikâye, François Dupeyron'un sade ve incelikli anlatımıyla gerçekçilik kazanıyor. Ama filmin Türkiye kanadına baktığımızda, Doğu kültürüne ve Anadolu'ya yaklaşımda çok da derinlik bulamıyoruz. Yazar Schmitt'in, Radikal ve Aktüel'de yayımlanan söyleşilerinde derdini anlıyoruz, ki bu söyleşiler bu derdin derinlemesine masaya yatırılması konusunda filmin (gerçi yazar çıkan işten memnun) eksikliklerini de ortaya koyuyor. Sonuç: Uzun uzun Paris bölümü çok başarılı, Türkiye bölümü de gayet iyi çekilmiş ama kartpostal görüntülerini aşamıyor.