HAFTANIN FİLMLERİ

Hatırlama üzerine hatırlama... Türkçe çevirisi 'Medusa Darbesi' olan 'The Bourne Supremacy'yi kısaca böyle özetleyebiliriz. Robert Ludlum'un serisinden, sinemaya da seri mantığıyla aktarılan gizli ajan Jason Bourne'un maceralarında bu kez ikinci ayaktayız.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Hafıza-ı katil öldürmekle maluldür
Hatırlama üzerine hatırlama... Türkçe çevirisi 'Medusa Darbesi' olan 'The Bourne Supremacy'yi kısaca böyle özetleyebiliriz. Robert Ludlum'un serisinden, sinemaya da seri mantığıyla aktarılan gizli ajan Jason Bourne'un maceralarında bu kez ikinci ayaktayız. 'Hatırlanacağı' gibi sözcüğü bu filmin konusunu aktarmada tuhaf duruyor; çünkü ortada hatırlanması gereken şeyler herhangi bir filmin çapının çok üstünde.
Malum, başta öykünün ana karakteri hiçbir şeyi hatırlamıyor. Onu, ilk film
olan 'Geçmişi Olmayan Adam'da (The Bourne Identity) Marsilya açıklarında bir denizde bulmuştuk. Sonra zihni yavaş yavaş açılıyor, kimliğine kavuşuyordu. İzler, onu Zürih'e, ordan Paris'e sürüklüyor ve nihayetinde CIA'e bağlı olarak çalışan bir katil olduğunun farkına varıyordu. Başarısız bir operasyon sonucu merkez öldürülmesine karar vermiş ama o bu plandan sağ kurtulmayı başarmıştı.
Şimdi ise bu dertlerden uzak, sevdiği kadın Marie'yle Güney Hindistan'da, Goa'da yaşarken rastlıyoruz ona. Heyhat, geçmişi peşini yine bırakmıyor. Berlin'de iki CIA ajanının öldürüldüğü başarısız operasyondaki parmak izleri bilgisayar kayıtlarında onun ismini verince, durduk yerde gündemin en üst sırasına yerleşiyor. Üstüne üstlük peşine düşen bir 'sniper' da Hindistan'daki düzenini bozunca o da meseleyi bizatihi kendi halletmek istiyor. Napoli'den Avrupa topraklarına giriş yaparak Berlin'de yoğunlaşan ve sonuçta ucu Moskova'ya uzanan bir mücadelenin işaret fişeğini yakıyor.
'Geçmişi Olmayan Adam'ı 'Go'yla tanınan Doug Liman çekmişti; bu kez yönetmen koltuğunda Paul Greengrass var (Liman ise yapımcı olmuş). İrlanda sorununun en kanlı hatıralarından birini hafif dokümanter tadı taşıyan 'Kanlı Pazar'la perdeye aktaran Greengrass, bu kez karşımıza bir casus aksiyonuyla geliyor. Liman imzalı ilk film, bence çizginin biraz üzerindeydi, Greengrass'ın yapıtı da bu çizgiyi biraz daha ileriye taşıyor.

'Suçsuzum, kanıtlarım'
Robert Ludlum'un Soğuk Savaş dönemine ait (1986'da yazılmıştı) romanını senarist Tony Gilroy, modern rötuşlarla günümüz dengelerine oturtmuş ama yine de tehlikenin ana kaynağı Rusya cephesinden geliyor. Lukos'u hatırlatan bir petrol tröstünün başındaki kişinin yönlendirdiği ve CIA kanadından da destek gördüğü kirli operasyonlarda suç, Jason Bourne'a yıkılmak isteniyor. İşte bu noktada da olaya CIA'in hırslı kadın büro şefi Pamela Landy katılıyor. Berlin'de karargâh kuran CIA, Bourne'un ilk filmde öyküye veda eden eski şefi Ted Conklin'in (ki Chris Cooper oynuyordu) akıl hocası Ward Abbott'tan da yararlanıyor. Ve ortaya şöyle bir tablo çıkıyor; CIA, Bourne'u suçlu sanıyor, Bourne da suçsuzluğunu kanıtlamak için meselelerini kendi yöntemleriyle çözmeye çabalıyor.
John Le Carre romanları ve sinema uyarlamalarıyla aşina olduğumuz bir türün ruhunu, duvar yıkıldıktan ve siyasi konjonktürler değiştikten sonra da yaşatmaya çalışanlar grubundan seslenen film, doğrusu hedefini tutturuyor. Öykünün ana ayaklarının Berlin ve Moskova'da kurulması bu açıdan boşuna değil. Greengrass, özellikle gerilim unsurlarını ustaca harmanlamanın yanında aksiyon sahnelerinde de özel yeteneği olduğunu kanıtlıyor. Malum Amerikan topraklarında araba aksiyonları çekmek kolaydır. Geniş otoyollarda, geniş Amerikan arabalarını takla atarken izlemek, tamam keyiflidir ama çok bildik bir temadır. 'İtalyan İşi'yle başlayan süreçte (ki Michael Caine'li orijinal filmi kastediyorum), Avrupa'nın o dar yollarında daha ekonomik ve hız limitleri sınırlı arabalarla bu tür sahneleri çekmek farklı bir ustalık ister. 'Müteveffa' John Frankenheimer bize böylesi bir şovu 'Ronin'de sergilemişti Greengrass da 'Medusa Darbesi'nde, zamanında tankların geçtiği ve Lada'ların hâkim olduğu Moskova caddelerinde son derece heyecanlı bir gösteri sunuyor. Filmin erdemleri sadece aksiyon sahnelerinde değil tabii, olay örgüsü belli bir noktadan sonra elini belli etmese de heyecanın yitirilmemesi de bir başka başarı. Ayrıca Bourne'un, Moskova'da genç bir kızla giriştiği hesaplaşma da son derece duygusal ve etkileyici.
Ya oyunculuklar? 'Bebek yüz'den katil çıkarmak... Matt Damon sanki bu özelliğini ilk filmde daha iyi kullanıyordu. Bence aynı mantıkla çekilen 'Yetenekli Bay Ripley'de Damon gerekli etkiyi sağlamıyordu. 'The Bourne Supremacy'de ise Damon'ın varlığından çok karakterin kendisi çekici gibi duruyor. Tamam, Bond etkisi yaratmaktan uzak durması iyi bir şey ama mesela burada Karl Urban'ın canlandırdığı katil daha entresan gibi görünüyor. Ve Joan Allen... 'Buz Fırtınası', 'Nixon', 'The Contender' gibi dramatik unsurlarla yüklü filmlerin unutulmaz oyuncusu, soğuk ve azimli kadın büro şefinde mükemmel bir performans ortaya koyuyor. İngiliz usta Brian Cox, 'soğukkanlı katil' Karl Urban, filmin diğer dikkat çekici isimleri. Ayrıca öyküde 'Lilya 4-Ever'ın yıldızı Oksana Akinshina'ya rastlamak da hoş bir sürpriz...
Bazen robotvari bir hissi etrafına yayan Jason Bourne'un üçüncü macerasını seyredebilecek miyiz bilmiyorum ama ikincisinin zevkli ve izlenmeye değer bir aksiyon olduğu kesin. Ayrıca Goa, Napoli, Berlin, Münih, Amsterdam, Londra, Moskova, Washington gibi yerleri tek bir sinema biletiyle dolaşmak da fena fikir olmasa gerek.



Bütün danslar Castro için...
1958... Babasının görevi dolayısıyla Havana'ya taşınmak zorunda kalan orta sınıf bir Amerikan ailesinin entelektüel kızı Katey, kültürel karmaşanın ortasında kendisine çıkış yolu olarak dans etmeyi bulur. Çok iyi bir dansçı olan anne-babasının mirasını, bir otelde tanıştığı Latin garson Javier'le olan ilişkisinde ilerleten kız, ailesinin izin vermemesine rağmen kendi bildiği yolda yürümeye kararlıdır.
1987 yapımı 'Dirty Dancing'in (Kirli Dans) ruhunu sadece isminde değil, biraz da öyküsünde canlandırmak isteyen 'Kirli Dans 2' ('Dirty Dancing: Havana Nights'), fonda son günlerini yaşayan Batista rejimini kullanıyor. Castro devriminin ayak seslerinin iyiden iyiye hissedildiği dönemde geçen öykünün aslında bu siyasi fonla pek de derdi yokmuş gibi görünüyor. Çünkü filmin asıl meselesi, iki gencin aşkı ve bu aşkın en iyi ifade biçimi olan dans. Belki şöyle bir tespitte bulunmak mümkün; ortada kirli bir dans varsa o da Amerikan hükümetinin Batista'yla olan ilişkisidir. Guy Ferland'ın yönettiği film unutulmaz bir gösteri sunmuyor ama dans figürleri, Latin ezgileri (özellikle 'Cuba' şarkısı) ve Havana efekti veren mekânlarıyla (film Porto Riko'da çekilmiş) ilgiye değer bir çaba. Beşiktaşlı Tayfun Korkut'u hatırlatan fiziğe sahip Güney Amerikalı aktör Diego Luna'nın doğal performansı ve İngiliz Romola Garai' nin BBC rahle-i tedrisatından geçmiş oyunculuğu, filmi sürükleyen iki unsur.