HAFTANIN FİLMLERİ

Bizim kuşak için de geç bir keşifti 'Şeytan'... Ama namı alıp yürümüş, bize miras kalan 'Korkunçtur' ibaresine saygı gösterip yolumuza devam etmiştik.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Şeytan salonda gerek
Bizim kuşak için de geç bir keşifti 'Şeytan'... Ama namı alıp yürümüş, bize miras kalan 'Korkunçtur' ibaresine saygı gösterip yolumuza devam etmiştik. Lakin yıllar içinde 'Şeytan'ın, (nam-ı diğer 'Exorcist') etkisini ortadan kaldıran o kadar şey izledik ki; Leslie Nielsen'li 'Şeytan Çıkaran'dan 'Korkunç Bir Film'e kadar ZAZ ekolü bile aynı kadrajlara uğrayınca, Max von Sydow'la Linda Blair arasında geçen sahneler ciddiyetini çoktan kaybetti. Bugün gösterime giren 'Exorcist: The Beginning' meseleyi en başına götürme niyetinde. Ama aradan geçen onca yıla ve sinema kültürünün biçimlendirdiği onca yeni kuşağa rağmen bu mümkün mü?
Aksiyon ustasından korku
Önce yapım özeti: Proje başta John Frankenheimer'a verilmiş. Ama tecrübeli usta hayata veda edince, iş Paul Schrader'a kalmış. Ne var ki yapımcılar Schrader'ın çektiği filmi pek kanlı bulmamış ve başka bir adres aramaya başlamışlar (nankörlük elbette ama bir rivayete göre psikolojik derinliğe sahip Schrader'ın filmi DVD'de piyasaya çıkacakmış). Ve bulmuşlar: Renny Harlin... Fin kökenli aksiyon ustasını yani... 'Zor Ölüm 2', 'Dağcı' gibi yapımlarda rüştünü ispatladıktan sonra 'CutThroat Island'la sinema tarihinin gişedeki en büyük fiyaskolarından birine imza atan Harlin, 'Deep Blue Sea'de averaj düzeltmeye çalışmıştı. Bu niyetinin gerçekleştiği pek söylenemez ama kadere bakın, yine de yapımcılar 'Exorcist: The Beginnig' için iki yaşlı seçeneğin ardından onun kapısını çalmışlar. Sonuç? Harlin'i bu proje de kurtarmıyor...
Yıl 1949; geçmişi unutmak için inançsızlığı ve alkolü tercih eden peder Lancester Merrin'in karşısına, yaşadığı egzotik Kahire ortamında bir antikacı çıkıyor. Ve ardından elindeki nadide parçanın tamamının bulunması için Kenya'da, Nairobi yakınlarındaki Turkana bölgesinde arkeolojik bir araştırmaya katılmasını istiyor. Bölge İngiliz koloni güçlerinin elindedir ve ortada 1500 yıllık bir geçmişe sahip Bizans dönemine ait bir kilise vardır. Afrika'nın göbeğinde böylesi bir kilisenin olması tuhaf... Nitekim filmin öyküsü de bu tuhaflığın açılımı üzerine kurulu.
Harlin ve senaristi Alexi Hawley, Batılı bir doktor, ırkçı bir araştırmacı ve subay, iki tatlı yerli çocuğu, genç bir rahip gibi ara karakterlerle donattıkları filmde, birçok sahnede ucuz korku numaralarına başvurmuşlar. Öykü, inandırıcı olmadığı gibi bir noktadan sonra sadece efekt gösterisine dönüşüyor. Atmosfer olarak, yoksul Afrika görüntüleri arasında uygar beyazların tutunamama şablonu başarıyla sağlanmış. Yine de film seyircisini sarsmıyor; sallamaya çalıştıkça da kendi dengesini kaybediyor. Lakin filmin iyi olduğu bir alan var: görüntü çalışması enfes. Efsanevi görüntü yönetmeni Vittorio Stotaro'nun muhteşem kadrajları, filmi en azından bu cephede cazip kılıyor.
Oyunculuklara gelince kimse fazla sırıtmıyor; Stellan Skarsgard'ın peder Merrin rolünde karşımıza gelmesi, orijinal filmde aynı rolü Max von Sydow'un oynaması açısından ilginç; karakter yabancıya gitmiyor, yine bir İsveçli tarafından canlandırılıyor. Kadın doktorda ise eski Bond kızı Izabella Scorupco'yu izliyoruz (ki o da İsveçli). Diğer roller de İngiliz oyuncular tarafından canlandırılmış.
Sonuç olarak 'Exorcist: The Beginning', bol filmli haftanın 'hatıralar' kategorisinde yer alıyor. Nostalji meraklılarına tavsiye edebiliriz...
Şili'de halk o gün savaşır
Bizimki Marmaris'te emekliliğin tadını çıkaradursun, Şilili dostunu pek rahat bırakmıyorlar. Hem hayatta, hem de sinemada... 'Machuca', Güney Amerika'nın acılı tarihine çocuklar arasındaki dengelerden bakmayı deneyen bir film. 1973, Santiago'da zengin çocuklarının devam ettiği köklü bir okul. İdealist bir peder olan okulun müdürü McEnroe, hayatın adaletsizliğini kimi dokunuşlarla yıkma peşinde. Mesela gecekondu semtlerinden birkaç çocuğu, zenginlerin arasına dağıtmayı düşünüyor. Hikâye de bu noktadan sonra hareket kazanıyor; fakirler cephesindeki Pedro Machuca'yla zenginler takımından Gonzola Infante'nin zoraki gelişen ve sonradan dallanıp budaklanan dostluğunu ancak Pinochet'nin çizmeleri darmadağın ediyor.
Yönetmen Andres Wood, sağlam bir sinema diliyle iki yakaya da eşit ağırlıkta uğruyor; zenginlerle fakirlerin sosyal hayattaki izdüşümlerine ve dertlerine bizleri ortak ediyor ve sonuçta hikâyesini tarihin gerçeklerine teslim ediyor. Bugünden bakılınca hüzünlü bir dokümanter değerini de içeren film, bir bellek yoklaması elbet. Ve bize düşen kısmı ise, hâlâ Türk sinemasında bu derinlikte ve hissiyatla bir filmin yapılamadığı. Dolayısıyla da, bu yüzden kimilerimizin 'Vizontele Tuuba'yı bile önemsemek durumunda kaldığı...
Kocamın yatak hikâyeleri
Kocası tarafından aldatılan Parisli burjuva kadını Catherine, bir randevuevinde çalışan Marlene'den yardım ister. Mesele basittir; Nathalie adını kullanacak, kocasının aklını çelecek ve yaşadıklarını kendisine anlatacaktır. Bu profesyonel anlaşma en başında yara alır; çünkü Nathalie, kocayla yatar. Ama Catherine buna da razı olur ve kendi yatağını paylaşamadığı adamın başka yataktaki macerasını can kulağıyla dinlemeye başlar.
Kâğıt üzerinde tipik bir Fransız fantezisi gibi görünen, Anne Fontaine'in yönettiği 'Nathalie', belli bir noktadan sonra sıkıcı bir hal alıyor ve bir yerlere varmakta zorlanıyor. Sonrasında ise bizi bir 'sürpriz' bekliyor... Ama bütün bunlar Fanny Ardant, Emmanuelle Beart ve Gerard Depardieu gibi oyuncular tarafından canlandırıldığı için belli bir hoşgörüyle sineye çekebiliyorsunuz. Ayrıca her şeye rağmen 'Nathalie', Jean Reno ve Juliette Binochet'lu son Fransız felaketi 'Jetlag'dan kat kat iyi...