HAFTANIN FİLMLERİ

Tarihsel kişilikleri perdeye taşıyan filmlerde neyi ararız? Onların, tanrı katından salonda, göz teması kurabileceğimiz bir noktaya indirilmelerini mi? İçlerindeki insanı kendi çabalarımızla keşfetmeyi mi? Ya da bizden uzaklaşmalarına ya da farklılaşmalarına neden olan öykülerini mi...
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Tarihsel kişilikleri perdeye taşıyan filmlerde neyi ararız? Onların, tanrı katından salonda, göz teması kurabileceğimiz bir noktaya indirilmelerini mi? İçlerindeki insanı kendi çabalarımızla keşfetmeyi mi? Ya da bizden uzaklaşmalarına ya da farklılaşmalarına neden olan öykülerini mi? Kuşkusuz hepsini; bir de bizi ansiklopedilere bakma (eski kuşak refleksiyle konuşuyorum, yoksa şimdiki zamanın yönteminin internet olduğunu biliyorum elbet) zahmetinden kurtarmalarını... Peki 'Motosiklet Günlüğü' (Los Diarios de Motocicleta) bütün bu isteklerin karşılığını veriyor mu? Kısa bir cevap istiyorsanız, diplomatik ve biraz da kaçamak olacak: Kısmen... Ya uzunu?..
Orta sınıfa ait Arjantinli iki genç, kanlarındaki ve ruhlarındaki delişmenliğin de etkisiyle, ait oldukları coğrafyayı bir de kendi gözleriyle görmek ister. Biri kimya, diğeri tıp okumuştur. Aileleriyle vedalaşırlar, ceplerinde bir miktar para, altlarındaki emektar 1936 model Norton 500 motosiklet, üzerine atlarlar ve ufka doğru yola çıkarlar. Birinin adı Alberto Granado'dur, diğerininki ise Ernesto Guevara de la Serna... İlk durak Miramar'dır. Ernesto, sevgilisi Chichina'ya uğramayı kafasına koymuştur. Ne yazık ki vedası kötü olur. 'Seni sonsuza kadar bekleyeceğimi mi sanıyorsun?' sorusu kalır geride. Ardından da diğer lekeler netleşir. Şili, Peru ve nihayetinde Venezüella...
'Yol filmleri' gücünü uğradığı duraklar kadar ana karakterlerinin çatışmasından alır. Brezilyalı yönetmen Walter Salles, Ernesto 'Che' Guevara'nın 23 yaşındaki haliyle bizi buluşturduğu filminde, bu klasik şablona ihanet etmiyor. Film kilometreler büyüdükçe bizi hem bu tarihsel figürün insani yanlarıyla buluşturuyor, hem de arka planda yolculuğun peyzajları beliriyor. Yeşil alanlar, çöller, nehirler dağlar, şehirler kadar sınıflar ve insan ilişkileri de aşılıyor. Sevimli bir şişman olan Granado'nun en önemli özelliği küçük, tatlı yalanlarıdır. Bu silahını özellikle de kadınlara karşı kullanmakta ustadır. Bu onun pragmatist kişiliğinin yansımasıdır.
Dürüstlük başa bela
Yakışıklı Ernesto'nun ise yalanlara ihtiyacı yoktur ama bu fiziksel avantajından kaynaklanmaz; yapı olarak dürüsttür çünkü. Salles, küçük çaplı olaylar karşısındaki tepkilerde karakterlerini açığa çıkarırken bir yanıyla da (sonrasında 'Che' olarak anılacak) Ernesto'nun kişiliğinin ipuçlarını da vermeye çalışıyor kuşkusuz. Ki bu dürüstlük onun başına hep bela oluyor (Şili'de karşısına çıkan evli kadına yaptığı teklifte ya da boynunda tehlikeli bir kist bulunan zengin çiftçiye koyduğu teşhiste olduğu gibi...)
Gelelim girişteki meseleye: Bu filmin özel bir yanı daha olması gerekmiyor mu? Evet, gerekiyor... Bize, burjuva bir ailenin doktor namzeti olan 23 yaşındaki oğlunun, 20. yüzyılın en romantik devrimcisine nasıl dönüştüğünü de açıklamalı, değil mi? Kilometreler aşıldıkça Ernesto Guevara da büyümeli... Bir uzun yürüyüşse onunkisi, nerede başladı ve rotası nerede gerçek kıvamını buldu? Politik uyanışını nerede gerçekleşti ve her şeyden önemlisi yolculuğun sonunda söyleyeceği tarihi 'Ben artık aynı adam değilim' cümlesinin içi nerelerde doldu?
Walter Salles'ı biz daha çok 'Merkez İstasyonu'yla tanıdık. Filmin yumuşak, ağır ağır ilerleyen ve gücünü hikâyenin kendi gerçeklerinden alan bir anlatımı vardı. 'Motosiklet Günlüğü'nde Salles'ın bu üslubu varlığını koruyor. Ayrıca Fransız görüntü yönetmeni Eric Gautier'nin enfes kadrajlarıyla film bir National Geographic belgeseli tadına da kavuşuyor. Ama dramatik unsurlarda şöyle bir problem var sanki; And Dağları'nın eteğindeki komünist maden işçilerinden etkilenen ya da yine Peru'daki cüzamlılar kolonisinde bir tür peygamber tavrıyla kendisini hastalara adayan bir gençten, Ernesto 'Che' Guevara'ya, milyonlarca insanı etkileyen devrimci ikona dönüşüme, filmin atmosferinde rastlamanız pek mümkün değil. Belki de meseleyi şöyle ortaya koymak lazım: Eğer o zamanlara ait bir heyecanınız 'hâlâ' varsa, bu filmin sizi ajite etmesi zor. Ama şurası da bir gerçek ki, biz hep eylem adamlarını kendi görmek istediğimiz gibi görmekte ısrar ederiz. Onların uysallıkları (hele hele filmdeki Ernesto gibi son derece nazik bir gençse) kafamızdaki 'asi' modele uymazsa problem yaratır.
Bir poster adamı: Che
Ve hesaplaşlaşılması gereken bir başka nokta; film 'Che'yi bir 'poster adamı'ndan, klasik 'tişört figürü'nden kurtarıyor mu? Bu, elbette filmin asıl sorunu değil; iletişim çağının ve o 'klişe deyişiyle' her şeyin içinin boşaltılmasının bir refleksi. Filmin bu konudaki tavrı ise şu: o romantik serüvenciyi Güney Amerika'nın yükselen yıldızı Gael Garcia Bernal'in suretiyle huzurunuza getiriyoruz. Yani Salles, oyuncu seçimiyle salonda genç kızlara özel bir yer ayırttığını saklamıyor. Bu kötü bir şey mi? Değil ama Alberto Korda'nın kadrajlarıyla bütün dünyaya yayılan bir imajı, Bernal'in doldurduğu iddia etmek zor.
Sonuç olarak bir Brezilyalının çektiği, bir Meksikalı ve Arjantinlinin başrollerini paylaştığı 'Motosiklet Günlüğü', sırf tarihsel önemi değeriyle bile izlenmeyi hak ediyor.



Kandırıkçı bir Uzakdoğu filmi
Aynı imgelerde kaç kez yıkanırsınız?
Uzakdoğu sinemasının bu soruya yanıtı belli: Defalarca... 'Karanlık Sırlar' Türkçe çevrimiyle gösterime giren Ji-woon Kim imzalı Güney Kore filmi 'Janghwa, Hongryeon', art arda gelen imge bombardımanlarına sahip. Ama en çok sırtını yasladığı motif de 'Halka' ve 'Karanlık Sular'dan tanıdığımız, 'Cevapsız Arama'da da bolca nasiplendiğimiz dolabın içinde saklanma esprisi. Küçük kız, orta yaşlı kadın, anne, kız kardeş vs. fark etmiyor; odanın içindeki dolapta yüzü belirsiz bir figür var ve biz seyirciler onun ne taraftan geleceğini düşünerek kendimizi germeye çalışıyoruz.
Bu mudur bütün marifetiniz?
'Karanlık Sırlar'ı elbette bu kadar basit bir çözümlemeyle bir kenara atmak doğru değil ama bu sinemanın artık gına getirdiğini söylemeliyim. Üstelik finalinde ya da ortasında yatağını değiştiren gerilimlerin sıradan bir modaya dönüştüğü günümüzde, bizi atmosferiyle değil de görüntüsüyle kandıran filmlerde de bir sorun olduğunu düşünüyorum. Seyir zevkinizin tadını kaçırmak istemem ama konuyu kısaca şöyle özetleyebilirim: Filmin yarısına kadar bir şey izliyorsunuz, aa, bir de bakıyorsunuz ki, o, öyle değilmiş. Ama bu kandırmacanın perdede görsel karşılığı var. Eh, o zaman seyirci olarak beni kandırmış mı oluyorsunuz? Yani buysa bütün marifetiniz, ne yapalım, biz de yeriz. 'Karanlık Sırlar'ın konusuna gelince, annesini kaybettikten sonra üvey annesinin zulmüne uğradığını düşünen bir genç kız, kız kardeşiyle birlikte mücadeleye soyunuyor. Kimin kazandığını ise finalde görüyoruz.


Derin ama boyu geçmiyor
Kemalettin Tuğcu, Süleyman Demirel, Coşkun Özarı ve Peter Benchley... İşte çocukluğumuzda bizi durmadan üzen birkaç isim. Tuğcu romanlarında, Demirel her yerde, Özarı yeşil sahalarda, (şimdi size en tuhaf gibi gelen) Benchley de denizlerde bizi kederlere gark etmişti.
İlk üç isim sadece Türk çocuklarını ilgilendirse de 'Jaws' ve 'Ada' adlı romanlarıyla Benchley bütün çocukları denizden soğutmuştu. Şimdi bu korkuları terapi masasına yatırma sırası Hollywood'da. İlginçtir, 'Jaws'ı perdeye taşıyan Steven Spielberg'ün sahibi olduğu DreamWorks, 'Önceki kuşak gitti, bari şimdikileri telef etmeyelim' tavrıyla aslında sualtında korkulacak bir şey olmadığını gösteriyor. Nitekim geçen sezon derin sularda geçen 'Kayıp Balık Nemo'yu izlemiştik, bu sezon sıra 'Köpekbalığı Hikâyesi'nde.
Yerim dar, dolayısıyla kıyıdan fazla açılamayacağım; kısaca toparlayayım. Hollywood'un ünlü mafya klasikleri arasına birkaç başka filmi de katan ve temel olarak çocuklara 'Farklı olabilir ve farklılığınızı haykırabilirsiniz' türü bir öğüt verme eğiliminde olan 'Köpekbalığı Hikâyesi', 'Kayıp Balık Nemo'daki küçük bir öykünün büyük bir filme dönüştürülmüş hali. Ne var ki bu kez karışım 'Nemo' kadar tat vermiyor.


Ağlarsa anam ağlar
Haftanın Hollywood kontenjanından 'kandırıkçı' filmi olan 'Gizemli Parçalar'da (The Forgotten) bir annenin feryadına tanık oluyoruz. Telly Paretta'nın sevimli oğlu Sam, 14 ay önce bir uçak kazasında hayatını kaybetmiştir. Telly, bu acının üstünü örtmeye çalışsa da, psikiyatristi Dr. Muche'tan yardım görse de nafiledir çabaları. Çünkü Sam'in anıları, her adım başında karşısına çıkar. Günün birinde oğlunun odasına girer ama eski resimlerini ve yazıp çizdiği defterleri bulamaz. Sinirle kocasına yönelir; Heyhat, acı sürpriz onu beklemektedir: Hiçbir zaman oğlu olmamıştır. Doktoru ve eşi, bu fikri kendi hayal dünyasında yarattıklarını söyler ona. Bu noktadan sonra da Telly gerçeği kendi başına da olsa bulma mücadelesine koyulur.
Bir tek cennet değil...
'Gizemli Parçalar', Türkçe adından da anlaşılacağı gibi fazla 'gizemli' bir film. Hatta gizemi jenerik yazıları perdeye yansıdığında bile bitmiyor. Daha fazla simge ve ifade gerekiyorsa, 'Alacakaranlık Kuşağı' ya da 'X-Files' türü bir öyküye sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Filmin sunduğu bütün karmaşadan benim çıkarabildiğim sonuç ise şu: 'Dünya da annelerin ayağı altındadır.' Keşke 'Anneler Günü' haftasında gösterime girseymiş, daha isabetli bir seçim olurmuş Ve bir uyarı notu: Filmde sizi gerçekten koltuğunuzda şöyle ciddi bir şekilde sarsacak iki adet sahne var, benden söylemesi...