Haftanın Filmleri

Aşk, siyaset, macera... 70'li yılların ses getiren birçok Amerikan filminde hep ona rastlardık. Döneminin en yakışıklı oyuncularındandı. 1980'lere gelindiğinde yönetmenliği de denedi: 'Sıradan İnsanlar' (Ordinary People) onun ilk filmiydi.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Ailece izleyebilirsiniz!
Aşk, siyaset, macera... 70'li yılların ses getiren birçok Amerikan filminde hep ona rastlardık. Döneminin en yakışıklı oyuncularındandı. 1980'lere gelindiğinde yönetmenliği de denedi: 'Sıradan İnsanlar' (Ordinary People) onun ilk filmiydi. Nanni Moretti'nin 'Oğul Odası' gibi yitip giden evladın, ailede yarattığı boşluğu anlatıyordu Robert Redford. Bir yanıyla da 80'lerdeki Amerikan orta sınıfına bakıyordu. Tıpkı 2000'lerde 'Amerikan Güzeli'nin (American Beauty) baktığı gibi.
Bugün vizyona giren 'Tehdit'te (The Clearing) yönetmen koltuğuna Redford oturmuyor ama yine 'Sıradan İnsanlar'da olduğu gibi ortada ciddi bir aile hesaplaşması var. Jeneriklerde yapımcı olarak adı geçen Pietr Jan Brugge'un (Hollandalı ama asıl ününü Hollywood'da yaptı) ilk yönetmenlik deneyimi olan 'Tehdit', son dönemlerde salonlara uğrayan en derin, en etkileyici dramalardan biri.
İki kutupta ilerliyor
Film, güzel bir Pittsburg sabahında açılıyor. Son derece riskli bir sektör olan araba kiralama işinde kimi sıkıntıları aşarak iyi bir noktaya gelen Wayne Hayes, o güzelim malikânesini geride bırakarak yeni bir güne doğru yol alıyor. 30 yıllık eşi Eileen, bahçedeki havuzda kulaç atarken Wayne, posta kutusunun dışında duran gazete paketini almak için arabasını terk ediyor ve biz bu noktada, bir süreliğine ondan ayrılıyoruz. Ardından Eileen, akşam verecekleri küçük davet için hazırlıklara başlıyor. Akşam oluyor, her şey hazırlanıyor; yemek ve konuklar yani. Ne var ki evin reisi ortalıkta görünmüyor. Ne yemeğin, ne de gecenin sonunda... Eileen, sabah çareyi polise başvurmakta görüyor. Çok geçmeden meselenin ana hatları belirginleşiyor.
Wayne Hayes, kendisini Arnold Mack olarak tanıtan biri tarafından kaçırılmıştır. Film bu aşamada ikiye bölünüyor ve kamera paralel bir anlatımla iki ayrı yakada geziniyor. Bir tarafta babalarının kaçırılması üzere toplanan aile vardır (Eileen'in yanı sıra oğlu Tim ve kızı Jill), diğer tarafta da Wayne-Arnold ikilisi...
'Tehdit' bu iki kutupta atlayarak ilerlerken psikolojik anlara ve bu anları unutulmaz karelere dönüştüren sekanslara geçit tanıyor. Aile tarafında eve, olası aramalarda önlem almak üzere federal ajanlar da yerleşiyor. Soruşturmayı yürüten ajan Ray Fuller, Eileen'e yönelttiği 'Düşmanınız var mıydı?' cümlesinin ardından bir sırrı legalleştirmek zorunda kalıyor. Wayne'in eski bir çalışanı olan Louise Miller'la olan ve bittiği sanılan ilişkinin hâlâ mevcudiyetini koruduğu anlaşılıyor. Öte yandan Arnold Mack, kaçırdığı adama bir zamanlar emrinde çalıştığını itiraf ediyor.
Senaryoda romancı parmağı
Bütün bu bölümlerde, öykünün derinliği ortaya çıkıyor. Filmin senaryosunda bir edebiyatçının parmağı olabileceği hissine kapılıyorsunuz (ki sonradan filmin künyesine baktığımda metni Jan Brugge'la birlikte kaleme alan Justin Haythe'ın bir romancı olduğunu gördüm).
Kuşkusuz bu öyküyü bir TRT klasiği olan 'Radyo Tiyatrosu'nda dinleseniz de beğenebilirdiniz ama sinemada izlediğinizde inandırıcı ve sarsıcı olması için başka önemli bir öğeye daha ihtiyaç duyuyorsunuz: Büyük oyunculara... İşadamı Hayes'de Robert Redford çok iyi; kaçıran Mack'de Willem Dafoe da çok çok iyi ama Eileen'de Helen Mirren muhteşem. İngiliz oyuncu, Eileen'in kocasının ilişkisinin sürdüğünü öğrendiği sahnede, hiç konuşmadan sadece mimikleriyle yaşadığı yıkımı karşı tarafa hissettirirken mükemmel. Keza aynı adamı paylaştığı kadınla yüzleştiği bölümde de unutulmaz sahnelere imza atıyor.
Diğer kanada gelince: Tırnaklarıyla kazıyarak geldiği yeri kimi öykülerle süsleyerek anlatan ve bunun için kendisine kimsenin hesap soramayacağını söyleyen Hayes'le sınıfsal konumunu ve her daim 'kaybeden'liği masaya yatıran Mack (ki bir sahnede babası ve karısıyla yaşadığı ortamı 'birbirlerine mahkûm bir grup mutsuz insan' olarak tanımlaması çok etkileyici) arasındaki önce sözel, sonra da fiziksel savaş filmin ritmini belirliyor. Bence kimi rotüşlarla 'Tehdit', kusursuz bir başyapıt olabilirmiş. Ama bu haliyle de güzel. Lakin şu uyarıda bulunmak zorundayım; film sabırlı, orta yaşlı, belli hayat tecrübelerini taşıyan bir seyirci profiline sesleniyor; genç, delişmen, sabırsız izleyicinin (ve bu kuşağa ait eleştirmenlerin) Pietr Jan Brugge'un filminden pek tat alacağını sanmıyorum.
Son olarak 'Ahlaksız Teklif', 'Up Close and Personal', 'Atlara Fısıldayan Adam', 'Spy Game', 'Son Kale' gibi ortalamada seyreden yapımlarda geçmişteki şanına halel getiren 'efsanevi' Robert Redford'a, 'Sundance'ın hamisi' unvanının bu filmle daha bir yakıştığını söylemeliyim.



Bir nevi Sultanhamam...
Bu ülkede Ferhan Şensoy'un 'Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı' türünden bir savaş da, pasajlarla 'shopping center'lar arasında yaşandı. 80'lerin ortasından itibaren alışveriş kültürünün kalbinin attığı yerler olan pasajlar, yavaş yavaş hayatımızdan çıkıp gitti. Eski üretim ölçeklerinin doğurduğu ilişkiler ağı da tarihe karıştı. Arjantin yapımı 'Kayıp Kucak' (El abrazo partido), Buenos Aires'te hâlâ bu serüvenin devam ettiğini gösteren bir yapım. Onca kültürel rengin bir mozaik oluşturduğu küçük bir pasajda geçen film, genç Yahudi Ariel'in, sıkışmışlığına son verme çabalarını anlatıyor. İç çamaşırları satan annesinin dükkânında geçen günlerden, Polonya'ya iltica etmekle kurtulacağını düşünen Ariel, bir yandan da alttan alta küçücük bir çocukken İsrail'deki savaşa katılmak için kendilerini terk eden baba figürüyle de hesaplaşmaktadır.
Daha önce farklı türlerde yapıtlar verdiğini kimi notlarda okuduğumuz yönetmen Daniel Burman, 'Kayıp Kucak'ta 'Dogma'cıları hatırlatan kamera oyunlarına dayalı bir anlatıma soyunuyor. Ama şükür ki, öyküsü yeterince konvansiyonel ve kulak vermeye değer.
Ana karakteri yer yer Woody Allen'vari dertler taşısa da genel olarak bir 'üçüncü dünyalı'. Bu bakımdan bizim seyircimizi kolayca kavrayacak bir yapısı var filmin. 'Kayıp Kucak'ın bizdeki bir başka izdüşümü de, onca zengin pasaj hikâyelerimiz olmasına karşın kamerayı bir türlü o mekânlara sokamayışımızı (Kemal Sunal'ın 'Yoksul'u hariç) hatırlatması...