Haftanın Filmleri

Vietnam'a katılmıştı; o savaştayken askerlikten kaçan, dolayısıyla ülkede kalan ve gününü gün eden gençlere içten içe bir kızgınlığı vardı. 'The Doors'ta, bu gençlerin idollerinden Jim Morrison'dan intikam alıyor gibiydi.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Size 'Bush' diyebilir miyim?
Vietnam'a katılmıştı; o savaştayken askerlikten kaçan, dolayısıyla ülkede kalan ve gününü gün eden gençlere içten içe bir kızgınlığı vardı. 'The Doors'ta, bu gençlerin idollerinden Jim Morrison'dan intikam alıyor gibiydi. 'JFK'de, ana karakteri olan savcı Jim Garrison, suikastını araştırdığı John F. Kennedy için 'Onun öldüğü güne lanet olsun' diyordu. Sanki yaşasaydı her şey çok güzel olacakmış gibi. 'Platoon'da ise bizatihi yaşadığı Vietnam cehennemini tasvir ederken konuyu çok kısaca şöyle özetliyordu: 'Oradaki savaşı içimizdeki bazı pislikler yüzünden kaybettik'. 'Zamane sanatçıları'na kızdı, 'Katil Doğanlar'ı çekti; 'Ne var, ben de MTV yönetmenleri gibi olabilirim' dercesine. İyi kötü her biri tartışmalı filmlerdi ve iki nokta belirleyiciydi: Her karesinden sızan öfke ve her daim anlatılan erkek bir kahraman (maço bir dünya demek daha doğru galiba).
Stone usulü epik deney
Oliver Stone, 58 yaşının baharında bu iki temel kriterini yeniden açığa çıkarabileceği bir projeyi bulmuş (ve de çekmiş). İlginçtir 'Büyük İskender' (Alexander), temel dertleri bakımından Stone kanunlarına uygun düştüğü gibi ana karakterinin de, yönetmenin kişiliğiyle paralel bir öyküsü var. Stüdyo işi tarihsel dramaların yeniden altın çağını yaşadığı bir dönemde karşımıza gelen yapım, serüveni sinema perdesine çok az yansıtılmış bir kişiliği popüler kültürün görsel belleğiyle buluşturuyor. Yaklaşık üç saat süren bu epik deney, askerlerinin ayaklarını Hint Okyanusu'nda yıkamak isteyen ve geçtiği her yeri kana bulayan bir liderin peşinden sürüklüyor seyircisini.
Film, İskender'in sadık generali Ptolemy'nin İskenderiye Kütüphanesi'nde bir grup genç 'vakanüvis'e aktardığı tarih dersleriyle açılıyor. Ardından geri dönüşlerle milattan önce 356-323 yılları arasında yaşayan İskender'in hayatını kronolojik bir mantıkla izlemeye koyuluyoruz. Tek gözlü babası Philip, hırslı ve doyumsuz annesi Olympias, çocukluk arkadaşı ve aşkı Hephaistion, Asya'da bulduğu ve evlendiği karısı Roxane... Bu karakterler arasında rotasını doğrultmaya çalışan Alexander, babasının ardından tahta geçiyor, sonra gem vurulamaz hırsıyla dünyanın o zamanki uygarlıklarını kılıç zoruyla ele geçirmeye başlıyor. Makedonya'dan önce Mısır ve İran'a uzanıyor, ardından günümüzün Afganistan'ından Hindistan'a kadar hayallerinin sınırlarını genişletiyor. Tabii imparatorluğunun da...
Nasıl derler, yerinde duramıyor; ruhundaki fetih dürtüsüyle (aslında 'istila' kelimesini de kullanmak mümkün) hareket ediyor, bağlı bulunduğu toprağı hep terk ediyor ve bir tür gezginci hayatı yaşıyor. Dolayısıyla etrafındakilere de aynı hayatı yaşatıyor. Film buralarda kimi diyaloglarıyla (Mesela Pers Kralı Darius'u yenip halkına hükmederken 'Onları özgürleştirdik' cümlesini kuruyor) günümüz siyasi konjonktürüne de göndermelerde bulunuyor. İskender ve askeri konseyinin önde gelenleri, hareket tarzlarıyla ve yöntemleriyle Bush ve şürekasını (Powell, Cheney, Wolfowitz, Tenet) hatırlatmıyor değil. Stone'la birlikte Christopher Kyle ve Laeta Kalogridis'in kaleme aldıkları senaryo İskender'i bildiğimiz anlamda bir istilacı komutanın ötesinde yaşanılan dünyaya ait kaydadeğer fikirleri olan (sık sık Asya'yla Avrupa'nın birleşmesinden ve farklı kültürlerin bir arada yaşamasını isteyen) bir idealist olarak da gösteriyor. Ama senaryo öne çıkardığı kişiliğin sadece bu özelliklerinin altını çizmekle kalmıyor; araya Freudyen öğeler yerleştiriyor ve zaman zaman İskender'i bir tür Hamlet olarak sunuyor. Ayrıca Makedonyalının hayatına, hep yüce bir kahraman olarak Aşil'in gölgesi düşüyor. İskender, Homeros'un kitaplarındaki efsaneyi serüvenlerinde ve seçimlerinde (biraz da annesinin telkinleriyle) yeniden yaratmaya çalışıyor. Filmi magazin mantığıyla pazarlamak isteyenlerin çok kullandığı öğeye gelince (neymiş, Yunanlılar bu filme çok kızıyorlarmış); evet, Stone'un yapıtında İskender'in eşcinselliğine fazla vurgu var (ama ilginç bir nokta, filmin en seksi sahnesi heteroseksüel bir ilişkide karşımıza çıkıyor ve yönetmen burada, Colin Farrell ve Rosario Dawson'ı yatağa sokuyor).
Tarih, adamı kaybeder
Ya filme ait yargımız? Oliver Stone, daha önceki erkek hikâyelerine, modern zamanın yöntemleriyle dalardı. Yani eni konu bireysel öykülerdi anlattıkları; bu kez İskender'in kalabalık çevresi etrafında kafası dağılmış. Ya da cümleyi şöyle kuralım: Tarihin derinliklerine o kadar dalarsan, kaybolursun.
Filmin can alıcı iki bölümü var; Gaugamela Savaşı ve Hindistan'daki Filler Ordusu'na karşı mücadele. Burada özellikle görüntü yönetmenliği mükemmel. Ama onun ötesinde film, çok sıkıcı bir öğretmenin verdiği tarih dersini hatırlatıyor. Kronolojik akışta kimi olaylar çok çabuk atlanıyor (örneğin çocukluğumdaki en sevdiğim tarihsel hikâyelerden biri olan 'Gordiyon' ya da 'Kördüğüm' vakası filmde yok) ve bu görevi Anthony Hopkins'in canlandırdığı anlatıcı karakter (Ptolemy) üstleniyor. Bu noktada ünlü Rolling Stone dergisinin eleştirmeni Peter Travis'in yorumunu aktarayım: 'Göster, anlatma'... Özetlersek çok iyi çekilmiş savaş sahnelerinin dışında film vasat sözcüğüyle flört etmekten kurtulamıyor. 'Truva', 'King Arthur' ve 'İskender'... Hiçbiri 'Gladyatör'ün eline su dökemiyor. Ama kesin olan bir şey var; 'İskender' bu grubun en kötüsü...
Oyunculuklara gelince Colin Farrell sonradan açılıyor ama yine de unutulmaz bir performans ortaya koymuyor. Diğerlerinin de fazla akılda kalıcı olduklarını söylemek zor; sadece anne Olympias'ta Angelina Jolie'nin Slav aksanlı İngilizcesi 'Niye?' sorusunu zorunlu kılıyor. Son olarak Newsweek dergisi eleştirmeni David Ansen'ın filme ilişkin çok zekice başlığını sizlerle paylaşayım: O kadar da 'büyük' değil...



Aşkımız karpuz kabuğundan
1960'lı yıllar... Kütahya'nın Tavşanlı kasabasında çıraklık yapan iki köylü çocuğu... Biri karpuzcunun, diğeri berberin yanında çalışır ve iş bitimi buluşup köyün yolunu tutarlar. Recep ve Mehmet'in hayatlarında iz bırakacak bir yazı anlatan 'Karpuz Kapuğundan Gemiler Yapmak', amatör ruhunu her karesinde hissettiren bir film. Ama bu yapımı ayakta tutan asıl öğe naifliğinin yanı sıra duygularını çok rahat seyircisine geçirebilme yeteneği.
Sinemada son zamanlarda bu filmde anlatıldığı kadar güçlü, saf, temiz ve insanın kalbini yaralayan bir aşk hikâyesi izlemedik mesela. Alttan alta sinema sevgisini de perdeye yansıtan yapımda özellikle oyuncu yönetimi mükemmel. Kütahya şivesini kullanan ve diyaloglarıyla da özel bir samimiyet dalgasını filme yayan oyuncu kadrosunun üyeleri, inanılmaz derecede gerçekler.
Enfes müziğiyle de dikkat çeken film, yönetmeni Ahmet Uluçay'ın yıllar süren sinema sevgisinin perdeye yansıyan en katıksız hali. Hâlâ böyle filmler çekilebiliyormuş ve hâlâ inandırıcılığı varmış dedirten yapımı herkese tavsiye ederiz. Kadroda yer alan İsmail Hakkı Taslak, Kadir Kaymaz, Gülayşe Erkoç, Boncuk Yılmaz, Hasbiye Günay, Mustafa Çoban ve Fizuli Caferov gibi isimlere ayrı bir tebrik...


İngiliz tiyatrosunun 'zenne'leri
Şimdiki tiyatro sanatçıları şanslı; eleştirmenleri bir kral olsaydı ve 'şöyle şöyle oynamanız lazım' türünden uyarılar yapsaydı, halleri nice olurdu? 'Sahne Güzeli'nde (Stage Beauty) öyküsü Kral II. Charles'ın İngilteresi'nde geçiyor. İnce ruhlu bir kral olan Charles, sürgün yıllarında edindiği deneyimlerin yanı sıra bir İngiliz geleneğine (Fransa'da ne kadar zamandır var ya da Fransa'da bilmem kaç yıldır böyle oluyor) sığınarak ama asıl olarak metresi Nell Gwynn'in dayatmalarıyla sahne hayatına yeni bir düzenleme getiriyor: Bundan böyle kadın rollerini kadınlar oynayacak. Bu da Londra tiyatrolarının bir numaralı kadın rolündeki erkeği Ned Kynastn'ın kaderini değiştiriyor. Geçmişte yanında kostümcü olarak çalışan Maria'nın gizlice küçük bütçeli halk tiyatrolarında oynaması üzerine Desdemona rolüne veda ediyor.
Kostümler muhteşem
'Sahne Güzeli', sanatçı çekişmeleri ve dramları üzerine son derece zarif bir film. Tıpkı 'Büyük İskender' gibi eşcinsel ve heteroseksüel seçimler üzerine fikir beyan etse de ait olduğu kulvar, tiyatronun tozunu yutanlar. Uzaktan uzağa 'Aşık Shakespeare'i de çağrıştıran film, senaryoyu yazan Jeffrey Hatcher'ın kendi oyunundan sinemaya uyarlanmış. İngiliz kökenli oyuncuların oluşturduğu kadro mükemmel. Güzelim kostümleri de katarsanız, yeterince çekici bir filme davetiye çıkarıldığını düşünebilirsiniz. Gönül rahatlığıyla tavsiye ederiz...