HAFTANIN FİLMLERİ

Bridget Jones'un maceraları sürüyor. 'Ölümcül Deney: Kıyamet'te zombiler var. 'Hoşgeldin Hayat' tek yerli yapım. Naomi Watts'ın oynadığı 'Aşk Artık Burda Oturmuyor' ve 'Erkek Severse' ilişkileri anlatıyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Günlüğün gereksiz sayfaları
Kuşaklar boyu sinema niye sevilir? Öyle uzun ve derin saptamalara girmeden konuya açıklık getirelim; filmler bir hedefe gözlerini dikerler; bu hedef başarılıp seyirci rahatlatılır ve ışıklar yanar. Salondan çıkan kişinin evine huzur içinde yollanmasıdır sinemayı bu kadar popüler kılan. İster donan karede, ister daire içine alınmış (ve bu daire mümkünse kalp olsun) görüntüde, hep mutluluğun resmi çizilir. Sinemanın kendi içinde bir adab-ı muaşereti de vardır ki, bu da salona olan ilgimizde büyük rol oynar. Kahramanlarının sonraki öykülerine kulak kabartmaz sinema. Bir tür dedikoducu tavrıyla, 'Ya sonrası'nın peşine düşmez. Bu, bir anlamda karakterlerine karşı duyduğu güvenden kaynaklanır. Onlara yetişkin muamelesi yapar çünkü.
Sinemanın bu adı konulmamış ama uyulması gereken kurallarını zorlayan filmler de asilik yapmış olmazlar; aksine prestijlerini kaybederler, geçmişte kazandıkları sevgi ve güven yeni bir hamle uğruna kaybolup gider. Önce kitap sayfalarında, sonra da perdede karşımıza çıkan 'Bridget Jones', kafası karışık günümüz kadınına bir önceki yüzyılın reçetelerini öneriyordu.
Modern hayatta da Jane Austen kahramanları gibi yaşamak mümkün; tamam acı çekeceksiniz ama yine de mutluluğun anahtarı kendi elinizde türünden. Peki neydi sonuç? Londralı bekâr Bridget Jones; yakışıklı ama maymun iştahlı patronu (editörü) Daniel Cleaver'la sakin ve ağırbaşlı avukat Mark Darcy arasındaki gönül oyunları serüvenini avukattan yana noktalamış, romantik bir serüvenin ardından mutluluğu bulmuştu.
'Bridget Jones: Mantığın Sınırı' (Bridget Jones: The Edge Reason) ise 'Peki ama ya sonrası' sorusunun peşine takılan bir film. Eh, bu soru zorlama olduğu için film de fazlasıyla zorlama bölümlere sahip. Gereksiz bir röntgencilikle Bridget Jones'un bu aşkı sürdürebilme kabiliyetini ölçmeye çalışan öykü, gereksiz duraklarda dolaşıyor ve zaman zaman gerçekten adı gibi 'mantığın sınırı'nı zorluyor. Hikâye, ilkindeki tüm karakterleri yanına almış; Bridget'in anne ve babasından yakın arkadaş grubuna kadar. Tek bir farklı kişilik var öyküde; avukat Darcy'nin asistanı olan genç, güzel, ince ve uzun Rebecca.
Yani öykünün gerilim hattı... Bridget, sevgilisinin asistanıyla olan özel yakınlığını kıskanıyor ve bu yakınlık üzerinden bolca 'komplo teorisi' üretiyor.
Alpler'den Uzakdoğu'ya
Senaryo, ilişkiyi tehdit eden unsurlar kısmında sadece yeni bir leke olarak Rebecca'ya özel ilgi gösterirken eski âşık Daniel Cleaver'ı da denge unsuru olarak tekrar devreye sokuyor. Ama bu hamle, meseleyi başka mecralara sürüklemiş ve filmin içinde bir başka kısa film gibi duran Tayland bölümüne yol açmış. Batı'nın şımarık kızı, burada Uzakdoğu'nun kötü koşullara sahip hapishanesinde farklı kadınları tanıyor ve onlara 'öncülük' ediyor. Nasıl mı? Madonna'nın 'Like a Virgin'ı eşliğinde (Öykünün bu bölümü Claire Danes ve Kate Beckinsale'in başrollerini paylaştığı Jonathan Kaplan filmi 'Brokedown Palace'ı hatırlatıyor).
Evet, bu kez Londra yetmiyor; önce Alpler, sonra da Uzakdoğu'ya uzanan film, gereksiz patinajlardan sonra yeniden başladığı yere dönüyor. Böylece de vasat filmleriyle tanınan Beebon Kidron, ilk filme imza atan Sharon Maguire'ın başarısının çok gerisine düşüyor. Bence bu film 'Sex and the City' ya da 'Ally McBeal' gibi rakipleri olan bir ligde Bridget Jones'a gereksiz bir puan kaybı yaşatıyor. Ama bütün bunlar tabii ki bizim öznel görüşümüz: Yoksa eminiz ki beslenme kaynakları Cosmo, Bazaar, Elle gibi dergiler olan kız kısmısının (bu arada yerli ayaktaki 'Benimle Evlenir misin?', 'Gelinim Olur musun?' gibi programları da unutmayalım), bu filme pek bir itirazı olmaz. Yani alan mennun veren memnun. Bizimkisi boşa vızıltı.
Ya filmin -varsa- erdemleri?.. Renee Zellweger bu kilo alma işini abartmış ama yine de kimi sahnelerde komik olduğunu söylememiz gerekiyor. Filmin en güzel hatırası ise kadınlar hapishanesindeki 'Like a Virgin' bölümü. Öyküyü ayakta tutan haysiyetli avukat (ne de olsa beş kuşaktır ailesinin erkekleri Eton Koleji'nde okuyor) Marc Darcy karakteri (Colin Firth canlandırıyor) ise bu kez fazla karikatürize duruyor. Son olarak, ben bir de soundtrack'teki şarkıları beğendim.



Zombiler yetti gayri
Zorlamalar haftasında bir başka zorlama film de 'Resident Evil: Apocalypse' (Ölümcül Deney: Kıyamet). İlk filmi izleyenler hatırlayacaklardır; bütün öykü Umbrella adlı şirketin o teknoloji harikası binasında geçiyordu. Zombilerle ayakta duran ve arada bir güzel ama şiddetli Alice'in cazibesinden yararlanan ilk öykü bittiği anda biz aynı zamanda etrafta bir şehir olduğunu ve bulaşıcı T-virus'ın kent sakinlerini de etkilediğini bilmiyorduk. Meğerse böyle bir mesele varmış ve bu meselenin varlığı için bu hafta vizyona giren filmi görmemiz gerekiyormuş.
Harcayacak 93 dakikanız varsa...
Ortaya kaydadeğer bir bilimkurgucu edasıyla atılan ve 'Ufuk Facia'sıyla ('Event Horizon') belli bir saygınlık kazanan İngiliz Paul W.S. Anderson, şimdilerde harcıâlem bir tavırla cepten yemeyi sürdürüyor. Yakın zaman önce izlediğimiz 'Alien Predator'e Karşı'nın da yönetmeni olan Anderson, bu kez ilk filmdeki gibi yönetmen olmaktansa yapımcılığı tercih etmiş ama filmin her karesi onun artık ucuzlaşmış gibi görünen üslubunu fazlasıyla hissettiriyor.
Kötü bilim adamları, neye hizmet ettiği belli olmayan bir proje ve ortalıkta aptalca dolaşan zombi sürüleri. '28 Gün Sonra' ve 'Dawn of the Dead'le gibi örneklerle 'zombi deposu' yeterince dolu olan günümüz seyircisi için bu filmi ilgi çekici kılan nedir? 93 dakikanın ardından şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hiç bir şey... Androjenik güzelliğiyle Milla Jovovich'in ağır çekimler eşliğindeki aksiyonları mı ya da (bu filmle tanıdığımız) Lara Croft türü giysileriyle ortalıkta dolaşan Sienna Guillory'nin varlığı mı? Bir başka seçenek; 'Piyanist' ve 'Bulutların Ötesinde'nin 'derin' Nazi subayı Thomas Kretschmann'ı hırslı ve kötü ruhlu bir yönetici olarak izleme şansı mı? Hepsi birer gerekçe olabilir ama üçünün birleşimi de filmi kurtarmıyor.


'Hoş geldin' zulüm
'Hoşgeldin Hayat'ı Antalya'da izlemiştik. Festivalin en şenlikli filmlerinden biriydi. Uzun yıllar sinemadan uzak duran, daha çok 'Bir Yudum İnsan'ın jeneriğinden ismine aşina olduğumuz Ümit Elçi'nin bir tür Hollywood'a ait olan bir unvanla, 'memur yönetmen' zihniyetiyle çektiği film, Ferhat Gündoğdu'nun öyküsünden sinemaya aktarılmış. Senaryoda asıl imza olarak İlker Barış görünüyor ama ortada dört kişinin ortaklaşa yazdığı bir metin var. Eh bu durumda da bize 'Yani pes' demekten başka çare kalmıyor.
Festival yazımızda da belirtmiştik, yine de 'Hoşgeldin Hayat'ın bu sezon izlediğiliz ve izleyeceğimiz 'kötü filmler' kategorisinde özel bir yeri var; öldüren diyaloglarına ve herbiri ZAZ filmi tadında olan mizansenlerine, fazla ciddiye almadan takılırsanız bayağı bir gülmeniz mümkün. Senaryo berbat, yönetim de vasat; ya oyunculuklar? Bu açıdan 'Hoşgeldin Hayat' tam bir denge filmi; oyuncu kadrosundaki isimler de yönetmeni ve senarist grubunu yalnız bırakmıyor. Ama birinin hakkını yememek lazım; Arzu Yanardağ geçmişteki çalışmalarının aksine (mesele 'Asansör' felaketi) bu kez nerdeyse tek başına bir ritim tutturmuş. Bir-iki abartılı sahnenin dışında filmin en inandırıcı (kafası karışık zamane kızı) karakterine damgasını vuruyor. Eleştirmen olmanın en büyük avantajı elbette 'beleşe' film seyretmektir. Ama gelgelelim gün gelir; onca zulme katlanırsınız. Biz Antalya'da bu filmi izlemek için kendimizi heba ettik; siz zorunlu değilsiniz. Paranızı ve zamanınızı başka yapımlar için kullanın deriz...